İlk felç olduğumda bir antrenman maçındaydım.

Teksas Üniversitesi’nde ikinci sınıftım. O hafta kendime bir menajer seçmiştim ve 2003 NBA Draftı’na katılacağım kesinleşmişti.

Bu sıradan bir antrenman maçı değildi. Longhorn futbol (Amerikan) takımından bazı oyuncular basketbol takımındakilerle karşılaşıyordu. O zamanlar biz, 56 yıldır ilk kez Final Four tecrübesi yaşamıştık ve futbol takımı da ülkenin en iyi takımlarından birisiydi. Abartısız söylüyorum, Gregory salonundaki 4.000 koltuğun tamamı doluydu. İnanılmaz bir atmosfer vardı. Vince Young ve Roy Williams sahadaydı.

Bu maç, aynı zamanda birçok insan için Austin’deki son maçımdı. Yılın oyuncusu seçilmiştim ve NBA’e gidecektim. ‘Bitse de gitsek’ havasındaydım.

Maçın bir bölümünde, potaya doğru giderken bir savunmacı yolumu kesmeye çalıştı. Vücudum büküldü ve kafamı bir şekilde en yakın arkadaşım Royal Ivey’in beline çarptım.

Bam!

Sonrasında hatırladığım şey, yerde yatıyordum ve hiçbir şey hissetmiyordum.

Ayağa kalkmaya çalışıyordum ama kollarım hareket etmiyordu. Boynumdan aşağısını hissetmiyordum.

Tam o anda kafamdan geçen tek şey NBA oldu. Muhtemelen ilk 5’ten seçilecektim, bu nasıl olur? Çok korktum.

Kabul ediyorum, Draft öncesinde böyle bir maçta bu tarz oynamam benim için hiç mantıklı değildi ancak bu zamana kadar saha içinde bir savaşçı gibiydim. Korkusuzdum.

10 dakika sonra fiziken aynıydım. NBA hakkında düşünmeyi bırakıp sağlığımla ilgili endişelenmeye başladım. Sağlık görevlileri beni hastaneye götürmek için sedyeyle gelmişti.

20 dakika sonra halen boynumun aşağısını hissetmiyordum ve tam olarak delirmeye başladım. Bir anda tekrar yürüyüp yürüyemeyeceğimi düşünmeye başladım. Basketbolu boşver, hislerimi tekrar kazanamazsam hayat nasıl olurdu?

Yarım saatin ardından kollarımda, bacaklarımda ve ayaklarımda karıncalanma hissettim. Neredeyse ağlayacaktım, rahatlamıştım.

2 saat geçince vücudumu yeniden kontrol etmeye başladım. Psikolojik olarak normale dönmem ise iki haftamı aldı.

Bunun anormal, çılgınca ve ani bir kaza olduğuna inanmak istedim fakat öyle değildi. Basketbol kariyerim boyunca yaşayacağım geçici inmelerin ilki bu olacaktı. Peş peşe gelen nöbetler sonunda, kendime sürekli aynı soruyu soracaktım.

Bu o mu?

Kalıcı mı olacak?

Basketbola olan ilgim sahada başlamadı. Baytown, Teksas’da bir karavanın mutfağında başladı.

Noel baba, ağabeyim Tim’e ve bana şu küçük çocuk potalarından getirdiğinde 4 yaşındaydım. İkimiz de basketbol hayranı olarak büyümüştük. Babam 50’li yaşlarına doğru yaşlı oyuncuların liglerinde oynamıştı. Ağabeyimle bana gücünün yettiği her şeyi almıştı. Ağabeyimin Magic Johnson (forma ve şort), benim ise Michael Jordan takımım vardı.

Bu noktadan sonra yapabildiğimiz kadarıyla tam saha (mutfakla oturma odası arası) oynamaya başladık. Bu eşleşmelerin çoğunda MJ’nin daha iyi olmasını isterdim.

Gençken YMCA’da (genç oyuncular için hazırlanan bir turnuva) oynadım ve basketbola asıl orada aşık oldum. Salondaki en büyük oyuncu değildim ancak harika olabilmek için çok istekliydim. Bunu sesli söylemek çok saçma fakat bir gün NBA’in en iyi oyun kurucusu olmak isterdim.

Büyüdüğüm yerde çok fazla atletik yetenek vardı ama rehberlik edecek bir akıl hocası pek yoktu. Çünkü yaşadığım mahallede çok az kişi koleje gidebilmişti. Kolejden bursluluk teklifi alanlar bile genellikle hatalar yapıp kendilerini kaybediyordu. Bu zinciri kırmak istedim. Ailemden koleje giden ilk kişi olmayı ve Tanrının izniyle NBA’e gitmek istedim.

Lise 1 ve 2’de iken takımım 76 maçta 75 galibiyet aldı. 2 eyalet şampiyonluğu yaşadık. Ülkedeki en iyi oyunculara karşı amatör ligde oynadım. İlk olarak herkesle rekabet edebileceğimi öğrendim, ardından burs teklifleri gelmeye başladı.

Bu süreçte Teksas koçu Rick Barnes ile tanıştım.

Bu Longhorn basketbol çevresinde bir çeşit patlama yapmadan önceydi. LaMarcus Aldridge, Tristan Thompson, Avery Bradley, Kevin Durant ve birçok potansiyelli NBA yıldızı Teksas’ı seçmişti.

Teksas’ın teklifini ciddiye almam bile bazı insanların canını sıkmıştı. Eğer Teksas’ta çok iyi bir basketbolcuysan kolej için başka yerlere gidersin. Sebebi bu kadar basitti. Fakat annem üniversiteyi beğendi ve burada güzel şeyler yapabilmem için bir şansım olduğunu düşündü. Bu şansın herkese sunulan şanslardan öte bana özel bir şey olduğunu gördü. Ayrıca koç Barnes’ı sevdi.

Ben de sevdim.

NBA’e gitmem konusunda söz vermemesi hoşuma gitti. Aynı zamanda bu süreçte çok fazla basketbol da konuşmadık. Bunun yerine bana farklı bir bakış açısıyla baktı. Burada, Texas’ta olmamın daha geniş anlamlarla ne anlama geldiğini söyledi. Bir Longhornlu olarak içinde bulunduğum programın aileme ve tüm diğer şehire nasıl bir anlam ifade edeceğini söyledi. Koçlar sizi kapabilmek için bir sürü şey söyler, ancak koç Barnes’ın tüm konuşma boyunca direkt gözlerimin içine bakması saygımı kazandı. Benimle bir adam gibi konuştu ve teklifini kabul ettim.

İkinci senemde Final Four’a kaldık ve hem Wooden hem de Naismith Uluslararası Yılın En İyi Oyuncusu ödülünü aldım. Artık NBA boş bir hayal değildi. NBA beni çağırıyordu.

Dünyanın zirvesindeymiş gibi hissettim.

Sonra, Gregory Salonu’nda, her şey alt üst oldu.

Sezonun yarısını kaçırmama rağmen sezonun en iyi ikinci çaylak takımına seçildim.

Spinal stenoz kelimesini ilk duyduğumda liseyi bitirdiğim yaz ayındaydım.

Spinal stenoz omurgadaki boşlukların daralmasıdır. Bu daralma, omurilikte çok fazla ağrı yapar ve bacak-eklem bağlantılarına da zarar verir. Omurganızdaki kıkırdak zedelenir ve darbelere karşı dayanıklı kalamaz ki bu da basketbol gibi fiziksel bir spor için zor. Doktorlar bunu bulduğunda ailem ameliyatı göze aldı ancak şimdiye kadar oynadığım zamanda beni çok etkilemedi. Bunun hakkında pek düşünmedim.

Kondisyonun önemini bu sakatlık ile anladım. Şanslıyım ki bu kaza sosyal medya döneminden önce gerçekleşti. Çünkü sosyal medya, potansiyel lotarya seçimi oyuncusunun yıldızının sönmesine neden olabilirdi. Bu sakatlık Draft statümü de pek etkilemedi. Sakatlığımı bilen Milwaukee Bucks, beni 8. sıradan seçti.

Kariyerime inanılmaz başladım. Her gece Kobe Bryant, Vince Carter ve Allen Iverson gibilerle oynuyordum. İnanılmazdı. Bazı maçlardan sonra kıçım tekmelense de sesimi çıkarmazdım çünkü hayalimi yaşıyordum.

Çaylak sezonumda 54 maçı geride bırakırken, harika hissediyordum. Asistlerde takıma önderlik ediyordum ve aldığım süre gittikçe artıyordu. Fakat 55. maçımda her şey değişti.

Minnesota Timberwolves ile oynuyorduk ve dördüncü çeyreğin ortalarında yeniden oyuna dahil oldum. 1 dakika sonra, bir pick-and-roll oyununun ardından çembere yöneliyordum, daha önce binlerce kez yaptığım gibi. Topu çembere bırakmak için yükselirken Mark Madsen ile çarpıştım. Çok sert bir şekilde yere düşmüştüm. İnanılmaz bir acı hissettim, sonrası yine aynı, hiçbir şey.

Yerdeydim. Akıl hocam Sam Cassell ve Kevin Garnett bana yaklaştı ve “Ayağa kalk, ayağa kalk!” diye bağırdı.

Yapamadığımı söyledim. Hareket edemiyordum.

Bu kaza Gregory Spor Salonu’ndaki kazadan neredeyse 1 yıl sonra gerçekleşmişti. Bu yüzden ne olduğu hakkında biraz bilgim vardı. Yine de korkunçtu. Sedyeyle saha dışına çıkarılırken aklımdan bir sürü şey geçti. Fakat bir tanesinden emindim. Bu sakatlıktan geri döneceğime.

NBA’de spinal stenoz sakatlığı bulunan tek oyuncu bendim. Antrenörler elinden geleni yaptılar ama gitmem gereken gerçek bir tedavi yolu yoktu. Soru yine meydana geldi: Ameliyat olmalı mıyım yoksa geçen seferki gibi kendiliğinden geçer mi?

10’dan fazla doktora göründüm. Her biri diğerlerine nispeten farklı tavsiyeler verdi. En sonunda bıçak altına yatmaya karar verdim. C3 ve C4 omurlarım kaynaştırılacaktı. Cerrah boynumdaki kemikler kaynaştırılırsa kariyerimin daha uzun sürme şansı olduğunu söyledi.

Kulağa harika geliyor, değil mi?

Fakat bazı kötü haberler vardı: Ameliyat yüzünden koca bir yıl oturmak zorunda kalacaktım.

Çok kötüydü.

Sezonun geri kalanını bir hastane yatağından izledim.

Ameliyattan sonra eve geçtim. Etrafımda beni seven ve umursayan insanlar vardı, yine de kendimi bu kadar çaresiz hissettiğimi hatırlamıyorum. Top oynayamıyordum. Lanet olsun, eve bakkal poşeti bile taşıyamıyordum. Beş şınav çekmek tüm gücümü alıyordu.

Birkaç can sıkıcı aydan sonra sonunda oynamak için hazırdım. Koç John Lucas ile antrenmanlara başladım, ancak her ne kadar fiziksel açıdan bir ilerleme göstersem de mental açıdan felakettim. Oyuncu olarak en iyi yönlerimden birisi her zaman için özgüvenimdi. Eğer sahada yer varsa orada olmak isterdim, vücudumun bir şekilde oraya uyum sağlayacağını bilirdim. Şimdi sınırlarımın ne olduğunu bilmiyordum. Kendimi biraz daha çekingen hissediyordum. Tereddütlüydüm. Bu yüzden gerçek çalışma beynimi yeniden yapılandırmakla gelecekti. Çok güçlü dönebilmek için çok çabaladım.

Zamanla başardım.

1 Kasım 2005’te Philadelphia 76ers karşısında NBA’e geri döndüm. Bu maçta triple-double’a 1 ribaund uzaklıktaydım. Geri dönmüştüm, adamım. O sezon boyu sağlıklı kalabildim.

Sonraki yaz, Milwaukee beni hayatımın en iyi basketbolunu oynamaya başladığım Toronto Raptors’a takasladı. İşler yolunda gidiyordu ve bir sezon daha sakatlanmamıştım. Triple-double ortalamalarına yakınken henüz normal sezonun bitimine 2 hafta vardı.

Takip eden yılda, Atlanta Hawks maçında her şey tersine döndü.

Dördüncü periyotun sonlarına doğru 8 sayı farkla öndeydik. Savunduğumuz çemberin yakınlarında topu çaldım ve rakip potaya koşmak için açık bir alan gördüm. Fakat benim zıplamamla beraber Al Horford da sıçradı ve arkamdan blok koymaya çalıştı. Tam kafama vurdu ve daha havadayken bilincimi kaybettim. Sanki biri bana çekiçle vurmuş gibiydi.

Acayip bir şeydi. Hemen özür diledi. Ancak bu sakatlığım daha farklıydı. Önceden yaşadığımda, olabildiğince çabuk ayağa kalkıp basketbol hayatıma devam etmek istedim. Gerçekten tüm düşündüğüm buydu. Bu sefer ise vücudumun ne cevap verdiği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Bunun tekrar yaşanmaması için daha yeni ameliyat olmuştum. Doğrusu bunun düzenli olarak beni felç eden bir sakatlık olmasından korkuyordum.

Atlanta’daki o gece, sahadan yine sedyede çıkarıldım ve artık veda etmeye hazırdım. Hayatımda ilk kez daha fazla basketbol oynamak istemedim. Büyük bir hayal kırıklığı yaşadım.

Aynı zamanda benimle ilgili bir efsane yoktu. Ligdeki herkes geçmişimi biliyordu. Şimdi, bunu neden yaptığımı düşünmek için daha çok düşünmem gerekiyordu. Oyundan uzaklaşmam gerektiğini düşünen tek kişi ben değildim.

Birkaç fikir alışverişinden sonra öylece yürüyüp gidemeyeceğime karar verdim.

Mahallemde NBA’e gidebilenlerden biri bendim. Basketbol bunu bana sağladı.

Aileden koleje giden ilk kişi bendim. Basketbol bunu bana sağladı.

Ve şimdi gelecek nesillere örnek olabilmem için bir seçeneğim var. Bu beni geri dönüşe motive etti.

4 yıl daha oyuna her şeyimi verdim, bazı kötü şeyler yaşadım ama oynamaya devam ettim.

Son olarak, 12 Mart 2012’de, Knicks’e karşı oynarken ribaundu çekmeye çalışıyordum. Top potadan sekti, topa bakarken arkadaşım Baron Davis pozisyon alabilmek için beni dirsekledi. Yere düştüm.

Tim de o maçtaydı ve bana destek olmak için hemen sahaya geldi. Antrenörler ve takım arkadaşlarım etrafımı çevirmişti, ben yerde uzanırken salona sessizlik hakimdi. Birkaç dakika sonra az da olsa hislerimi kazandım ama hala hareket edemiyordum.

Bu sefer basketbol hayatımı düşünmüyordum. Artık beni bu eyalette gören ve her şeyin başlangıcı olan kardeşimi, babalarına ne olduğu hakkında fikri olmayan iki çocuğumu düşünüyordum.

Bunun son olabileceğini bildim, sedyeyle çıkmak istemedim. Bu defa olmazdı. NBA taraftarlarının beni görebileceği son fotoğraf sedyede olmamalıydı.

Takım arkadaşlarım bana yardım etmeye çalıştı, yine de düştüm.

Sonra biraz olsun güç buldum ve düşmedim. Birkaç adamın yardımıyla soyunma odasına gittim.

Zamanla vücudumun geri geldiğini hissettim ancak bacaklarımın her biri sanki 450 kilo taşıyor gibiydi.

Ve işte o an, tünelde kardeşimin yanında artık NBA’den emekli olacağıma emindim.

Oynayabildiğim kadar oynayabilme motivasyonum oldukça basitti. Hayatları değiştirmek istedim. Ailem için hayatı kolaylaştırmak istedim. Mahallemdeki insanlara ilham kaynağı olmak istedim. Eğer pes etmezlerse ne kadar ilerleyebileceklerini göstermek istedim.

Oyunu bıraktıktan sonra farkettiğim şey ise insanların hayatlarını NBA’de oynamadan da değiştirebilmek. Çocuklara örnek olmak için üst seviye bir takımda oynamak zorunda değildim. Hayatım boyunca hedefim dünyadaki en iyi oyun kurucu olmaktı. Lanet olsun, elimden geleni yaptım. Fakat aldığım ders şu: hedefime ulaşmak için kendimi zorlarsam, başka şeylerde de fark yaratırım.

Bu kararlılık ile sakatlıklardan geri döndüm ve bunu dışarıya taşımaya karar verdim. Bu kararlılık beni TJ Ford akademisini açmaya teşvik etti. Burada çocuklara basketbolun yanında hayat dersleri veriyorum, çocukları büyütüyorum ve bu işi yapmayı seviyorum. Güzel davranışlar, çok çalışmak ve tümü…ailemin ve koçlarımın bana öğrettiği tüm bunları şimdi yeni jenerasyona aktarıyorum. Bir diğer önemli ders ise crossover veya şutunu geliştirmek yeterli değil. Basketbolun ötesinde bir hayat var. Aynı zamanda öğrencilere eğitim hayatlarında da yardım sağlamaya çalışıyorum.

Başladığımızdan beri akademiden 50 çocuk başka okullardan burs kazandı. Bu benim için bir şeyler ifade ediyor. Hem de çok şey ifade ediyor.

19 Mayıs’da hayatımın en önemli yürüyüşlerinden birisini yapacağım. Benden önce hiçbir aile bireyimin çıkamadığı bir yürüyüşe çıkacağım.

Teksas Üniversitesi diploma töreninde sahneye çıkacağım ve ‘Eğitim Psikolojisi’ diplomamı alacağım. Bir şekilde bence deneyimlerim hayatımın önemli bir yerini kaplayacak. Diğer şekilde ise benim için yeni bir başlangıç olacak.

Eğer geçirdiğim sakatlıklar olmasa şu an bunların hiçbirini yapmazdım. Basketbola tüm enerjimi, dikkatimi ve her şeyimi verdim. Sonucunda ise oyun elimden alındı, ancak bu kendimi daha iyi anlamama sebep oldu. Önemli olan da bu.

Doğrusunu söylemek gerekirse, hayatımı bilmeme rağmen yeniden yaşamak zorunda olsaydım hiç düşünmeden yine aynı şeyleri yapardım.

Çünkü en kötü zamanlarımda hiçbir şey hissetmiyordum.

Şu an ise bir amaç için uğraşıyorum ve kendimi hiç bu kadar iyi hissetmemiştim.

T.J. Ford

Yazar: Orçun Dinç