“Her şey üretime bağlı. Bu memleketin 30 milyon genci var. Bu ülkedeki kulüplerin tek görevi insanları eğlendirmek değil, aynı zamanda toplumun çocuklarına spor yaptırmak ve onları geleceğe hazırlamak.”

Seyit Mehmet Özkan (Altınordu Kulübü Başkanı)

 

Basketbol sürekli değişiyor. Savunma temelli, düşük top kullanma sayısına sahip olan, yüksek fundamentalli oyun yerini merkeze savunmayı değil de hücumu alan yüksek tempolu oyuna bıraktı. Eskiden koçlar  en iyi değil en sert beşini sahaya çıkarırdı. Savunma bu kadar ön plandaydı. Bugün ise savunma topun etrafını hızlı bir şekilde kalabalıklaştırmak olarak öne çıkıyor. İçeri penetre ederken yardım savunmasına gelmiş oyuncu bir anda  yanınızda bitiveriyor.

 Basketboldaki bu değişimi görebilen ve kendini yenileyebilen koçlar  ve takımlar yoluna devam ederken değişimi kabullenmeyen, risk alamayanlar teklemeye başlıyor. Buna zamanında büyük başarılara öncülük etmiş fakat şimdilerde mağara duvarlarında  rastlayabileceğimiz üçgen hücumu örnek verebiliriz. Phil Jackson’da sanırım bu yersiz ısrarının saçma olduğunu anlamaya başladı. Diğer tarafta Greg Pophovich’in kendini 2009’dan sonra yenilemeye başlaması ve yıllarca şampiyonluklar kazandığı oyunu baştan aşağı değiştirip yoluna devam etmesi de buna verilebilecek güzel örneklerden.

 Modern basketbol aslında bir anda ortaya çıkmadı. Geçmişte de takımlarında bu basketbol tarzını uygulamış koçlar vardı. Buna göz atmak için biraz geriye gidelim. Eski basketbolun Lider ülkesi Sırbistan’dı ve deyim yerindeyse Yugoslav ekolü basketbola hükmediyordu. O dönemde Litvanya  hakim olan bu basketbol ekolüne, modern basketbol ile karşılık vermeye çalışmıştı. 1999’da Zalgiris ile kulüpler bazında 2003’te de milli takımlar düzeyinde  Avrupa şampiyonu oldu Litvanya. Oynadığı basktebol da günümüzün yüksek tempolu basketboluydu. Ama o dönemde kimse Litvanya’yı kopyalamaya cesaret edemedi. Kaan Kural’a göre bunun nedenlerinden biri yönetimin, koçların uyguladığı risk yönetimi politikası olabilirdi. Bu konuya verilebilecek en güzel örneklerden biri de Mike D’Antoni. Takımı Phoenix Suns’a oynattığı “7 saniye veya daha az” ile maçlarının temposunu arttırıyordu. Belki çok sayı atılıyordu fakat aynı oranda  sayı yemenin de önüne geçilemiyordu. Şimdi neredeyse tüm parkelerde bu oyun tarzı benimsenmiş durumda.

Yazının başında da dediğimiz gibi değişime ayak uyduranlar ayakta kalmayı başaranlar oldu. Kimi bunu İspanyollar gibi alt yapıdan oyuncu yetiştirme becerisi ile kimi de Yunanistan’ın yaptığı gibi genç oyunculara değer verip  A takımda yeterince süre almalarını sağlayarak gerçekleştirdi. Bunlara ek olarak ülke bazında basketbola verilen değeri de sayabiliriz. Aslında eski profesyonel basketbolcu Jasikevicius’un şu satırlarını da bu spora verdikleri değeri anlamak açısından örnek gösterebiliriz: ” Litvanya’da her çocuk 5-6 yaşlarında basketbola başlar ve 15-16 yaşlarına geldiğinde basketbolcu olmazsa o gence basketbolcu olamadı avukat, doktor, mühendis olsun denirdi.”

 Ve bahsetmeden geçemeyeceğim bir ülke daha var. 2.065.000 nüfuslu 12 şampiyon basketbolcuya sahip Slovenya. Bu senenin Avrupa şampiyonu Slovenya kaliteli alt yapı antrenörlerine sahip. Az oyuncu ile çalışan ama tüm imkanlarını az oyuncuya kanalize eden bir basketbol sistemi var.

Şimdi biraz da kendi ülkemiz üzerinden konuşalım. Başlamadan önce 79 jenerasyonundan biraz söz edebiliriz. Başında Nihaz İziç’in bulunduğu bir projeydi 79′ ve programlı bir jenerasyondu. Remzi Dilli’nin dediği gibi TBF bu işi kitabına uygun yapmıştı ve belirli planlar,programlar neticesinde ortaya çıkmıştı her şey. Bir oyuncu tarama sistemi oluşturulmuştu. Türkiye’nin dört bir yanına elinizde yetenekli oyuncu var mı diye mesaj gönderilmişti. Kerem, Hidayet, Arda Vekiloğlu, Onur Aydın, Mehmet Okur… Hidayetle Kerem 5.sınıftan beri beraberlerdi. Mehmet Okur ise onlara sonradan katılmıştı. “Abi, Kızıltoprak’ta  yürüyen 2.10 boyunda bir çocuk gördük.” mesajından sonra tesadüfen bulunmuştu. Onlara sadece basketbol değil çatal kaşık kullanmaktan kızlarla nasıl konuşulacağına kadar her şey öğretilmişti. 1999’a kadar uzanan 6 yıllık bir taslak oluşturulmuş ve ilk olarak Avrupa 22 Yaş Altı Turnuvası  hedeflenmişti. Burada Nihat İziç’in sözlerine kulak verelim: ” Başkan Turgay Demirel’in talimatıyla  o dönem Yugoslavya’da uygulanan model takıma uyarlanmak istendi.Uzun boylu oyun kurucu. Verilen uzun mücadelelerden sonra da Hidayetle bu plan başarıya ulaştı. Eğer Hidayet pivot pozisyonunda oynasaydı Milli Takım onu kaybedecekti.” Bu süreç gerçekten kolay olmamıştı. Makedonya ile oynanan ilk maçtan sonra skor tabelasındaki 70 sayılık fark bunun göstergelerindendi. Koç Peterson’a göre bu üç çocuk geleceğin basketbolunu oynuyordu. İyisiyle kötüsüyle 79 jenerasyonu geride kaldı ve yerini artık 95-96-97 jenerasyonuna bıraktı. Bu süreçte bazı hatalarda yapıldı. Erman Kunter’e göre bu jenerasyonun gelişimi hususunda yapılan hata 2003’ü boşverip kendi evimizde oynayacağımız 2001’e odaklanalım felsefesiydi. Şu cümleleri doğrudan vermek istiyorum:” Benim onlara önerdiğim plan kabul edilse bugün farklı şeyler konuşabilirdik. Onlar maça bakanlar gelecek, hoparlörlerden 12 Dev Adam şarkısı çalacak diye en kuvvetli takımı çıkarmak istediler. Olsun varsın. Ne yapalım.” Bu sözlere hak vermemek elde değil. Bürokrasiden sıyrılıp tamamen spora odaklanma olayını doğru şekilde yapabildiğimizi söyleyemeyiz.


BASKETBOLCULAR: HİDAYET (5) MİRSAD TÜRKCAN (6) İBRAHİM KUTLUAY (10) ORHUN ENE (7) ASIM PARS (8)   HARUN ERDANAY (9) MEHMET (13) HÜSEYİN BEŞOK (12)
A MİLLİ BASKETBOL TAKIMI ANTRENÖRÜ AYDIN ÖRS

 Geçmişten çıkarmamız geren dersler var. Kendimize şu soruyu sormalıyız: Nasıl ekol olabiliriz? Bence ilk iş buna inanmak. Çok büyük hacimli bir genç nüfusa sahibiz. Ayrıca bu genç nüfusun da yetenek makasının geniş olduğunu düşünüyorum. 18-19 değil 14-15 yaşlarından itibaren genç sporcularımızı yetiştirmeye başlamalıyız. Hem akademik yönden hem de sporcu olacak şekilde…Nihat İziç’in söylediği gibi Yugoslavya’da Kukoc, Petrovic ve Divac daha 20 yaşına gelmeden oyuncu olmuşlardı. Bizde ise çokta uzak olmaya bir tarihe kadar 23 yaşındaki oyunculara dahi genç denilebiliyordu.

 Basketbolumuz baştan aşağı gözden geçirilmeli. Yetenekli gençlerimiz var ama bir plan yok. Nedim Karakaş bu durumu çok güzel açıklıyor:”Ülke spor politikası yeteneği eğitmek ve desteklemek yerine başarıyı ödüllendirmek üzerine kurulu.” Kısa yoldan istiyoruz başarıyı. Bir zamanların güreş ve halter ekolüydük. Hala öyleyiz belki ama eskiye oranla daha az. Bunun sebeplerini araştırmamız eksiklerimizi görmemiz lazım. Uzun vadeli programları ve projeleri teker teker takip edip onlara sadık kalmalıyız. Ve ülke sporuna emek vermiş insanlardan duyduğumuz bir şey daha var o da genç yaştaki oyuncularımızı markajı altına alan bencil menajerler. Genç sporcularımızı bu etkiden uzak tutmalıyız. Birçok Avrupa ülkesinde genç oyuncular çok düşük ücretlere oynuyorlar, ciddi anlamda da süre alıyorlar. Daha kat etmemiz gereken çok yol var sanırım ama bir yerden başlamamız gerekiyor.Yazımı Orhun Ene’nin şu açıklamalarıyla bitirmek istiyorum:

“Okulda beden eğitimi derslerinde bile hiçbir şey yapılmazken bu sistem ve bu düzen oyuncu yetiştirmemize yardımcı olmuyor, hatta gücümüzü tüketiyor. Türk basketbolunu bu sporun içinden gelen, kendini bu spora adamış basketbolcular kurtaracak.”

 

Yazar: Osman Mert Tosun