gregg-popovich

 

“Kim kaldı ki eskilerden” demekten kendini alamıyor insan son zamanlarda. Adeta bir yaprak dökümü yaşıyoruz. Basketbolu, NBA’i bize sevdiren, onlarsız bir lig düşünemediğimiz insanlar tek tek veda ediyor. Önce Kobe sonra Duncan ardından Garnet… Ve tüm bunların üzerine yakın bir zaman önce kaybettiğimiz, ligin renkli kişiliklerinden Craig Sager.

1990’ların sonu ve 2000’lerin başına damga vuran bu jenerasyon tek tek gitse de lig, yeni doğurduğu yıldızlar ve yıldız adayları ile kendini gelecek nesillere sevdirme misyonunu devam ettiriyor. Aslında herkes gitti demekle birilerine haksızlık etmiş olabiliriz. Onlardan bir tanesi Nathaniel Friedman’ın: “… O hala bu sahnede. Jenerasyonunun son oyuncusu olarak hala dimdik duruyor. Hala izlenmeye değer.” dediği Dirk Nowitzki.

Bir diğeri ise havada süzülerek vurduğu smaçlarıyla Vince Carter. Nam-ı diğer : “Air Canada.”

Bu yazıda bahsedeceğim kişi ise diğerlerinden farklı bir konumda. Bu kişi yıllarca parkenin kenarında gördüğümüz Gregg Popovich.

 

DİRK AND POP

 

Popovich dendiğinde akıllara bir sistem adı veya yaşadığı sansasyonel bir olay gelmez. Bunun sebebinin de onu en iyilerden biri yaptığını söylemek yanlış olmaz.

Çoğu koç çalıştırdığı takımlarına yıllarca aynı sistemi oynatır. Phil Jackson üçgen hücumuyla ünlüdür. Mike D’Antoni “07 seconds or less” ile akıllara gelir. Thom Thibodeau ise takımlarına sürekli box savunmasını oynatır.

Gregg Popovich dendiğinde ise akıllara sistem adına pek fazla bir şey gelmez çünkü o takımı kendi sistemine uydurmak yerine elindeki oyuncularla bir sistem yaratır. Oyuna karşı bu yaklaşımı onu birçok konuda da en iyi yapmıştır.

Oyunu okuma konusundaki yeteneğini de bunlardan birine örnek gösterebiliriz. Aslında bunda oyuncularını doğru şekilde tanıması da etkili.

Doğru zamanda doğru oyuncuyu ya da doğru stratejiyi bulmak çokta zorlandığı bir şey değil. Hücumun merkezi olarak kimi zaman Duncan’ı kimi zaman Parker’ı kimi zaman da Ginobili’yi seçmesi bunun en somut örneği.

 

 

Bahsetmem gereken bir şey daha var ki eğer es geçersem yazı eksik kalır gözümde. O da Pop’un oyuncuları ile olan ilişkisi. Bunlar arasında en büyüğü ve en özeli kuşkusuz Tim Duncan ile olan bağı. 1997 yılından beri birlikte gidilmiş deplasmanlar, katedilen kilometrelerce yol, hüzünler, sevinçler, zaferler düşünün. İşte bu yüzden bazen oğlum bazen de ruh ikizim dediği bu adam iki sıfatı da sonuna kadar hakediyor. Ve şimdilerde Pop Duncan’sız devam ediyor bu yolda. Onun eksikliğini fazlaca hissediyor olacak ki bir röportajda: “Aşıklar gibi sürekli mesajlaşıyoruz” diyor. Emoji de kullanıyor musunuz sorusuna da “Yalnızca öpücük olanlar” diye cevap veriyor şakayla karışık.

Her ne kadar emekliliğini açıklamış olsa da fazla uzaklarda değil Duncan. Hala salona gelip gidiyor ve Gasol ile bire bir oynamaya devam ediyor. Bu durumla ilgili olarak Popovich: “Ne isterse yapmasına izin vereceğim. Eğer scoutluk yapmak ve çocukları çalıştırmak isterse istediğini yapabilir. Umuyorum ki bu onu birazcık etkiler ve fazlasını yapmak ister. Ama herhangi bir kontrat imzalayıp koç olacağını sanmıyorum. Sadece etrafta olmayı seviyor.” açıklamasını yapıyor. Aynı zamanda onun salona yaptığı ziyaretlerin takımın moralini yükselttiğini ve gençlere özgüven verdiğini de ekliyor.

 

duncan pop

 

Duncan’dan sonra Pop’un da emekliliğini açıkladığı gelecek bir zamanda -ki çok uzakta değil- San Antonio Spurs adına neler olacağını kestirmek gerçekten zor. Hatta içimden bir ses Peter Holt’un kepenkleri indirip: ” Buraya kadarmış beyler. ” diyeceğini söylüyor.

Duncan ile olduğu kadar özel olmasa da Popovich’in diğer oyuncuları ile olan bağları da son derece sıkı. Takım içindeki bu durum hakkında GSW koçu Steve Kerr: ” Oyuncularınızla aranızdaki karakteristiklerin çok düzgün olması gerek. Bu yüzden Spurs ne zamandır başarılı oluyor. David Robinson’dan Tim Duncan’a, Tony Parker’dan Manu Ginobili’ye, şimdi de Kawhi Leonard’a. Bir sürü karakterli insan ve harika bir koç var. Spor tarihinin en iyi koçlarından biri ve ortaya çıkan kombinasyon da gayet iyi. Eminim Pop’a sorarsanız size bu seviyede kalmanın kolay olmadığını anlatacaktır.”

 

face

 

Değinmek istediğim bir konu daha var. Bunlardan birisi de Popovich mi Phil Jackson mı tartışmaları. Spor tarihinde bu ve bunun gibi birçok karşılaştırmaya tanık olabilirsiniz. Kimi dönem farklılıkları, şartlar vs gereği saçmadır. Kimi ise üzerine onlarca sözün söylendiği açmazlara sahiptir. Phil Jackson ve Pop karşılaştırmasında da fikrimi şu şekilde özetleyebilirim:

Phil Jackson’ın zor karakterleri yönetmekte tarihin en iyisi olduğunu tartışamayız. Karakteri ve üçgen hücumuyla bu büyük egoları en iyi şekilde sundu bize ve hatta birçok insan, ego katsayısı yüksek bir takımınız olsa kime emanet ederdiniz sorusuna gözü kapalı bir şekilde Phil Jackson cevabını verir.

Peki ya diğer takımlar? Sanırım sorun da burada başlıyor. Phil Jackson’ın kariyerine bakacak olursak genel olarak bir takımı baştan yaratmak yerine şampiyonluklara hazır bir kadroyu devraldığını ve bu takımlara üçgen hücumu benimsetmeye çalıştığını görürüz. Başarılı oldu mu? Kesinlikle evet. Fakat elimde SAS gibi bir takım varsa bu takımı da tartışmasız bir şekilde Pop’a emanet edebilirim. İşte bu yüzden Pop’u farklı kılan şey sistemi yaratması ve elindekilerle ortaya çıkardığı kazanma kültürü. Aslında bu tartışma iki temel soru üzerinden bizi daha sağlıklı sonuçlara götürebilir. Kobe, Shaq, Jordan karakterindeki bir takımı veya Duncan, Parker, Ginobili karakterindeki bir takımı kime emanet ederdiniz sorusu bu tartışmayı sağlam bir düzleme oturtur çünkü Pop’un şu güne kadar Phil Jackson’ın karşı karşıya kaldığı seviyedeki egoları yönetmemiş olması bu konunun tartışılabilirliğini zedeliyor.

 

 

Yazıyı Pop’un şu sözleriyle noktalıyorum: “ Tim Duncan olmasaydı ben de buralarda olmazdım. Bu bir alçakgönüllülük gösterisi değil, gerçek. Timothy olmasaydı, muhtemelen Amerika’nın bir yerlerinde Pazar Ligi’nde şişman ama basketbol oynamaya çalışan bir ihtiyar veya sıradan bir koç olurdum. Buralara gelmemin en büyük sebeplerinden biri o. Duncan burada bulunduğu 19 yıl içerisinde, teknik ekipten koçuna kadar 100’den fazla insana iş imkanı sağladı ama tek kelime söz etmedi. Sadece işini yaptı. Herkesten önce antrenmana geldi, herkesten sonra antrenmandan ayrıldı. Takım kadrosunun en üstündekinden en altındakine kadar herkesin yanında oldu. İşte bu yüzden, “o” oldu. 
 
Tim, yeri doldurulamaz biri. Hiçbir zaman kameralara oynamadı. Eğer tarihteki ilk smaç basan insan olsaydı, göğsünü gere gere gezmezdi şimdiki insanlar gibi. O, bunca şeyi başarırken hiçbir zaman burnu Kaf Dağı’nda olmadı. Sadece oyununu oynadı ve tüm bu şöhretin dünyevi olduğunu bizlere gösterdi. Bu, onun adına hatırlanacak en özel şey.

Onu saha kenarında hop oturup hop kalkarken görebileceğimizi düşünmüyorum. Ama onu buralarda tutmak için elimden gelen her şeyi yapacağım. Çünkü o, bu organizasyondaki herkes için çok önemli bir kişilik.”

 

 

Yazar: Osman Mert Tosun