nba europe live press ile ilgili görsel sonucu

 

Basketbolda zamanla yeni kurallar geliyor. Top kullanma sürelerindeki kısıtlamalar vb derken bundan kimileri fayda sağlıyor kimiyse sonu gelmez şikayet listeleri hazırlıyor. Kabaca bakmak gerekirse NBA’de sezon başındaki yurtdışı birkaç gösteriş maçından sonra lige dönülüp herkes yine kendi işine gücüne bakmakla meşgul. Sonrasında da playofflar derken bir yıl daha geride kalıyor. Bu iş yurtdışı gösteriş maçlarının zamanla artması dışında uzun yıllardır böyle. Peki bu alıştığımız düzenin yakında değişeceğine dair bir emare var mıdır yok mudur diye bir şeyler karalayalım. Buyurun okuyalım efenim…

 

Gösteriş maçları çok mu önemli?

 

Michael Jordan’ın muhteşem aurası arkasına saklanmış bir Amerikan basketbolu pazarının tüm dünyaya genişlemesi ve hegamonik saldırganlığını gördüğümüz 90lar ve 2000ler geçti gitti. Jordan’dan sonra Kobe ve ardından da LeBron’un çağına girildi. Bizim neslimiz bu ikisinin bir finalde kapışmasını ve yüzümüzde pis bir gülümseme ile 7. Maçın sonuna kadar her maç sabahı uykusuz şekilde işe, okula gitmeyi istedi ama bu isteğimiz sakatlıklar vb nedenlerle gerçekleşemedi. Fakat az önceki cümlede de ifade edildiği üzere hepimiz NBA’in müptelası haline gelmiş ve önümüze konulan yeni oyuncular, yeni süper takımlar ve olayların ardından sürüklenmeye devam etmekteydik. Sadece Jordan yoktu. Gerek de kalmamıştı zaten çünkü bilgisayar oyunu sevenlerin tabiriyle “Görev başarılmıştı” ve NBA’in ABD sınırları dışına genişletilerek asıl hedef pazarlara ihracı çoktan büyük bir başarı hikayesine dönüşmüştü. Önce NBA’e ilgi duyan milyonlarca seyirci meydana getirilmiş (92 olimpiyatları vs)  ardından NBA’in ürünleri ve yayın hakları daha geniş kitlelere pazarlanmıştı. Gösteriş maçları artık sene başlarında Avrupa, Meksika, Çin derken dünyanın dört bir yanında her sene yapılmaya başlanmış ve NBA ilgisinin düşmesine zinhar izin verilmemişti. Elbette her şey basketbol içindi. En önemli şey (!) sağlıklı ve müthiş yeteneklerin ortaya çıkması ve bunların en iyilerin ligine gönderilmesiydi. Bu oyuncular peşlerinden kendi uluslarının dinamik ilgisiyle NBA’ye olan ilgiyi her daim taze tutuyor ve çark dönmeye devam ediyordu. Yeni titanların NBA’ye pazarlanması için dünya basketbol seviyesinin de yükseltilmesini sağlayan bu NBA pazar genişletilmesi neticesinde bir kazan kazan oyunu var gibi görünse de kimilerine göre de kazanan hep masa, yani NBA oluyordu.

 

air jordan ile ilgili görsel sonucu

 

Sistem düşüncesi üzerine çalışanlar / okuyanlar /ilgililer bilirler ki birey üzerine kuracağınız yapıların en önemli sorunu o bireyin zirveyi görmesinden sonra ana yapının çöküşe başlaması ve o bireyle birlikte de ömürlerinin genelde tamam olmasıdır. Tarih sahnesinde o kadar çok devlet vardır ki bir hükümdar tarafından kurulup muhteşem fetihlerle anılır ama sonrasında oğulların anlaşmazlığı vb nedenlerle tarihin bir tozlu sayfasındaki yerini alır. Jordan’dan sonra NBA’ye olan ilginin düşeceğini bunun gibi gerçeklikler üzerinden temellendirmeye çalışanlar da oldu şüphesiz. Ancak bu doğru gibi görünen savın en büyük sorunu şuydu ki; Jordan’ı çıkartan, yükselten, parlatan ve bir dünya starı yapan şey bu sistemin ta kendisiydi. Jordan’dan önce Oscar Robertson, Magic Johnson, Jabbar vb onlarca yüzlerce çok iyi oyuncu gelmiş geçmişti. Jordan’ı farklı bir yerde kılan şey çok iyi basketbolculuğunun ve başarılarının yanında (belki de en önemlisi) “basketbolun globalleşme figürü” olarak orada duruyor olması. Şu an da benzeri şampiyonluklar kovalayan gladyatör figürü olarak LeBron var ki ikisi de aslında başarıyı deli gibi kovalayan hırs ve başarı timsalleri. Bu iki “üstün insan” ın neyi parlattığının ise tek cevabı var aslında. Kendi takımlarından ziyade NBA’ye olan ilgidir asıl cevap. Bunu iyi düşünmeli…

 

Globalleşme rüzgarı ile birlikte gerçekleşen bu “dünyanın NBA tarafından fethi” nin Çin faslını geçen yazımızda ele almıştık. Basketbolun oyundan fazla bir şey olduğundan bahsetmiş ve Çin tarafında kalmaya gayret göstermiştik o yazıda. NBA’in en önemli hedeflerinden biri oyunun globalleşmesi ise bundan sonra gelecek aşama da şüphesiz ligin globalleşmesi ya da diğer bir deyişle lige ABD dışından yeni takımların ilavesi olacaktır. “İş” ABD içinde bile oldukça ayrıntılı iken uluslararası hale gelmesi pek çok açıdan büyük “sorun”lar çıkarmaya adaydır.

 

Gerçekleşmesi Zor Olanlar

 

Takdir ederiz ki söz konusu olan bol para olunca her şeyin başı hukuk. Bu işler ABD’de biraz da ağır gidiyorsa bunda aslan payını anlaşabilmek kelimesinde aramalı. Patronlarla oyuncuların anlaşmasının ne kadar zor olduğunu anlatmak bile yersizdir son 10 yılda bu görüşmelerin tıkanması nedeniyle olanları düşündüğümüzde (efenim bir yazımızda NBA oyuncularının katılamadığı dünya şampiyonasını yazmıştık oraya bakılabilir). Hem yüksek gelirler yaratılacak hem de bu pasta sonra paylaşılacak. Yani eğer bir takım daha çıkar da pastadan kendine pay isterse diğer 30 takımın buna onay verebileceği kadar ilave artı değer meydana getirerek pastayı büyütmesi ve öyle katılması gerekecek. Masa ne kadar kalabalıklaşırsa görüşmelerin de o kadar zorlaşacağını anlatmak bile gereksiz. CBA’da (Collective Bargaining Agreement)  gerekli değişiklikler yapılır, yurtdışında oyuncuların ikamet vb sorunları çözümlenirse (evet bunlar bile baya tartışmalara konu olacak vergi mevzuları filan girecek ki bu da yeni CBA demektir –muhtemelen 2023 civarlarına dek takvimi öteler).

 

adam silver nba global games ile ilgili görsel sonucu

 

Ligin genişlemesinin en akla uzak hali bir Avrupa grubu kurmaktan geçiyor (sadece akla uzak olmakla da kalmıyor mesafe gerçekten uzak). Şöyle düşünelim Londra’da bir takım kurulmuş olsa ve New York Knicks Londra’ya maç yapmak için gelse 5 saatlik zaman farkı ortaya çıkıyor. Ama ABD’nin diğer yakasından (Batı Yakası) bir takım gelecek olursa mesafe 10 saatlik farka kadar çıkıyor ki fizyolojik hazırlık vb konular burada oldukça problem çıkarmaya aday görünüyor. Bundan da hareketle Avrupaya bir takımla maç yapmaya gelmek yerine bir seri Avrupa takımıyla maç yapmak fikri aklın yolu. Bu da bize Avrupa karasında birden çok takım olması gerektiğini emrediyor. Silver’ın geçmişte konuyla ilgili verdiği “harika (!)” demeçlerde “bir takımla oynamak için Avrupa’ya gitmenin akıllıca olmayacağı, en az 4 takımlı bir Avrupa grubu kurulması gerektiği” ifade edilmişti. Böyle bir “Avrupa Grubunun” kurulması halinde doğu batı arasındaki takım sayısı dengesizliğinin nasıl çözümleneceğine dair yeni fikirler de üretilmesi gerekecek (Bir grup da öbür tarafa verelim yaklaşımıyla ilgili açıklamalar yapmak zaman kaybı gibi durmakta).

 

30 takımlı ligin pastadan aldığı toplam payın 31. Takımın buraya katılmasını ne kadar zor hale getirdiği düşünüldüğünde böyle iki grup kurmak bilim kurgu filmi gibidir. Neticede bu iş bir işletmecilik ve çok sayıdaki amaçlarınızın ilkinde “kar etmek” yazıyor. Bu “karlı” olacağına kani olunan takımların 18 binden fazla kişilik salonları olması ve bu takımın idareciliğine soyunmuş olan grubun NBA takımı yöneticiliğinden çok iyi anlaması da şart. Hem NBA şartlarını iyi bilmesi, hem de lokaldaki yönetimi (tabi olunacak hukuk bile büyük sorun olacak zira ikili hukuki düzenlemelerine uygun defterler tutulması, vergilerin durumu, lokalde reklam vb faaliyetler…) iyi kıvırması icap eden ilgili yönetimin takımı sürekli dolu salonlara oynar hale getirmesi de olmazsa olmaz bir durum (bunu memleketimizdeki takımlar yaptı çok şükür bu yeni kurulan takım da kesin yapar!). Burayı biraz açmak lazım sanki. Yüksek finansal risklerin söz konusu olduğu bir ligde hiçbir para babasının batık bir işe girmek istemeyeceği düşünüldüğünde zaten boş tribünlere oynamak gibi bir şansınız kalmıyor. Bu iş haddinden fazla pahalı. Silver’ın NBA de kötü mali tablolara sahip takımlardan bahsederken zikrettiği takımların dahi oynadığı dolu tribün rakamlarına baktığınızda ve Amerikadaki bilet fiyatlarını düşündüğünüzde benzer bilet fiyatlarını Avrupada koymanız veya biletten feragat edeceğiniz geliri başka yerlerden çıkartmanız gerektiği de açık. Bu bilet fiyatlarını Avrupada koyabilir misiniz veya o fiyatlardan stad doluluğunu sağlayabilir misiniz? Kaldı ki ilgili takımın bir iki yabancı (Dünyanın ABD dışındaki herhangi bir yerinden) oyuncu dışında çok sayıda Amerikalıdan oluştuğunu düşünürsek bu ilginç olacaktır. Avrupa Birliği bünyesinde kendi oyuncusunu öne çıkartan ve başka ulusların oyuncularını da sevmeyen ciddi sayıda insanın varlığını da düşünmek lazım. Bir ara uluslararasıcılık  rüzgarı futbol dünyasında eserken Platini’nin; sahibinin Arap, futbolcularının Brezilyalı, Alman vb olduğu bir Fransız takımının ne kadar Fransız sayılacağı konusundaki görüşlerini (!) hatırlayınca bir Sırp NBA takımının tüm takımın ABDlilerden oluştuğunu ya da bir İstanbul takımının hiç Türk oyuncuya sahip olmayan bir takımla sahaya çıkmasının yaratacağı kısa orta dönem “yöneticilerin takımın neden böyle olduğunu halka anlatma travmalarını” da izlemek ilginç olacaktır. Emin olunuz ki “adı dışında hiçbir şeyi Türk değil bu takımın” muhabbetleri hemen başlayacak ve taraftarın içinde bir burkulma hep olacak. Mesela sahibi Arap ya da ABD li bir X takımımızın sıfır sayıda Türk oyuncuyla sahada olmasıyla, ismi ve taraftarı dışında “NBA’de nesi olduğu” sorunu zihinleri oldukça meşgul edecektir. Tartışma doğru ya da yanlıştır ekseninde değil böyle bir tartışmanın çıkacağını görecek açıda bulunduğumuzu sadece söylemekle yetinmek isterim. PR’a çok işe düşecek bir konu olacak bu.

 

Bir Avrupa takımının NBA standartlarını tutturacak saha standartlarına sahip olması hadisesi ise başka bir “minik” problem. Silver’ın yakın zamandaki açıklamalarından birinde sadece 4-5 modern stadyumun Avrupa’da ev sahipliği yapabilecek düzeyde olduğunu söylediğini unutmamalıyız. Yeni ve modern stadların devreye alınması zaten basketbol finansal durumu olarak kısa orta vadeli bir kriz ortamında bulunan Avrupa için hiç de yakın zamanda olacak gibi görünmemekte. O halde:

 

  • Aday durumda stadyum kapasitesi bulunan 4-5 takımın hepsinin bir Avrupa grubu oluşturması,
  • Ciddi anlamda takım yönetme becerisine sahip yönetici ekiplerin takımların yönetimine gelerek NBA’de tutunabilecek takımlar kurması ve iyi idarecilik sergilemesi,
  • İlgili şehirlerin kendisinden beklendiği şekilde tribünleri doldurması ve takımı desteklemesi gerekmektedir.

 

İşte bu noktada Avrupada hangi şehirde hangi takım kurulur ve şehir takımın peşine düşüp destekler gibi şeyleri de bir an olsun hallettiğimizi düşünelim. Eğer böyle bir NBA grubu kurulursa ABD takımlarının rodeo trip gibi bir Avrupa turu atmaları gerekiyor. Uzunca bir uçak yolculuğunu geride bıraktıktan sonra yere inen takımların maçtan önce adaptasyon için fazlaca vakitleri kalmaması ve saat farkına adapte olamadan maça çıkacak olmaları bir sağlık sorunu olarak önümüzde durmakta. Uçak yolculuğunun mevcut teknolojiyle dahi önemli bir lojistik engel olduğu ve saat farkına oyuncuların adaptasyonunu menfi etkilediğini düşündüğümüzde aslında en önemli etkenin fikstür aşamasında kendini gösterdiği görülecektir. Bir maç Avrupada bir maç Amerikada gibi saçma fikstürler değil takımlar için hayatı kolaylaştıracak “bir seri Avrupa maçları” öngörülecek olsa ve fikstür kolaylığı sağlansa bile iş oldukça zor. Takımlar arasında oynadıkları maç farkı bazında ciddi açılmalar olacak Avrupa maçlarını oynayanlar ile oynamayanlar arasında. Dolayısıyla Playofflar öncesinde Avrupa Turu atan garibanların zaman farkı yüzünden çıkartacakları patırtıyı düşününüz. Hele ki bu birbirine denk güçler arasında olacak bir playoff maçıysa ve taraflardan birisi Avrupa turundan gelip maça çıkacaksa…

 

Bu şekilde bir Avrupa grubu çok yakın gelecekte uygulanabilir gözükmemekte diye kestirip atmak kolay olsa da NBA Yönetiminin bunu sürekli gündeminde tuttuğunu ve 20 sene içinde uygulamayı düşündüğünü belirtmekte fayda var. Çin senaryosunun daha kolay olmadığını ama ufukta olabilirliği yüksek bir başka seçeneğin yine de var olduğunu söylemeliyiz.

 

Olabilir Seçenekler

 

Mexico City

 

Mexico City’de geçmişte normal sezon maçları oynandığını hatırlamanızı isterim. Üstüne 22.000 kişilik bir spor stadyumunun varlığını eklediğimizde acaba sorusu zihnimizi kurcalamaya başlıyor. Bu stadyum eski demir perde ülkelerindeki gibi 40+ yaşında da değil, 2012 de tamamlandı. Her şeye rağmen Meksika’ya “işi” götürmek noktası finansal vb açılardan taşıdığı riskleriyle NBA Yönetimini oldukça meşgul edecektir. Şimdilik ABD ve Kanada’da var olan NBA, üçüncü bir ülkeye gidecek mi, gidecekse bu ülke Meksika’mı olacak sorusu spor boyutunun dışında da pek çok girdi parametre barındıran çok boyutlu bir soru(n).

 

İlgili resim

 

Mexico City seçeneği eğer gerçekleşirse bir takımın daha lige eklenmesi zaruri olacak. Doğu ve batıyı denkleştirmek maksatlı bu işte kaçınılmaz olarak ikinci bir takıma daha ihtiyaç olacak ve bu takımla ilgili en büyük aday da Seattle gibi duruyor.

 

Seattle

 

Yeni NBA’e başlayanları saymazsak ekabirler Seattle Supersonics’i hatırlayacaktır. 2008’de şehrin terk edilişinin ardından Seattle NBA Yönetiminin başını ağrıtan bir sorun olmaya devam etti. Sonrasında Oklahoma City Thunder’a evrilen süreçte Supersonics’in 6 grup birinciliği ve 3 konferans finalini oynadığını hatırlatalım. Bir kez de 1979’da final oynamışlığı olan takım NBA geleneğinde önemli bir yere sahip. Lenny Wilkens, Gary Payton, Shawn Kemp isimleri hep bu formanın bize hatırlattıklarıydı. Stad mevzunu halletmesi halinde (Hansen’in bu konuda oldukça çok çalıştığı ve yeni bir arazinin bu maksatla alındığını biliyoruz. Eğer yeni stad onaylanırsa ki bu yeni tv gelirleriyle son derece mümkün olabilir, Seattle’ın takımını görebiliriz.) Seattle’ın bir takıma sahip olmasına Masa’nın sıcak bakması bir kenara bu duruma sıcak bakmayacak olanların varlığı da ayrı bir mevzu. OKC buna ilk başta ayak direyecek takım olacaktır mesela. Hinterlandı bir şekilde kesilmiş olacağından bu iş “de” kolay değil. Yine de NBA Yönetimi Seattle’ı istiyor ve bu çok büyük bir şey.

 

seattle durant ile ilgili görsel sonucu

 

Cincinnati

 

Zamanında Oscar Robertson’ın terlettiği Cincinnati Royals formasını bilenler bilir. Tekrar bir takımın  lige başlaması Cleveland’dan sonra Ohio’nun en büyük 3. Şehri Cincinnati’ye bir heyecan getirecektir. Zaten mevcut bir stadyumları ve bu stadyumu 1500 kişi daha genişletecek 200 milyon dolar harcayacak paraları olması Cincinnati’ye bir takımın getirilebilmesine vesile olabilecek gibi duruyor. Takibe devam…

 

cincinnati royals ile ilgili görsel sonucu

 

Louisville-Kentucky

 

22049 kişilik bir stadın varlığı ve kolej takımının varlığıyla da bir basketbol şehri olan Louisville yeni bir takım tartışmalarında ismi geçen bir yer.

 

Pittsburgh, Pennsylvania

 

Ciddi bir ekonomiye sahip şehrin bir kolej basketbolunda söz sahibiyken bir NBA takımı olmaması şansını artırıyor. 2008de yapılmış 19000 kişilik PPG Paints ARENA da en önemli kozlarından birisi.

 

Albuquerque-New Mexico

 

Takımın oynayabileceği 15000 kişilik The Pit stadyumu muhtemelen NBA Yönetimi tarafından yetersiz görülecek ve bu da şansını oldukça düşürecektir. Stad mevzunu çözemeyen bir gruba NBA’in çok sıcak bakması kolay görünmüyor.

 

Taraftar Olayı

 

Bir de böyle bir şey var. Sırbistanda, Yunanistan’da bir maçı izlerken taraftarın maçın 6. Adamı oluşunu hatta bazı maçlarda oyuncuları zorla oynatan bir etken olduğunu hissedersiniz. Bu ülkelerin takımlarında oynayan oyuncuların maç içinde savunduğu oyuncuyu sıkı tutmayıp da basket yemesi halinde yuhalanmasına çok alışığız. Belli bir yere kadar ülkemizde de aynı durum geçerli çünkü. ABD’de tiyatro seyircisi şeklinde ifade edilebilecek bir taraftar kültürü varken ve orada bir aktivite olarak görülebilen basketbol maçları bizim coğrafyamızda “ölüm kalım” şekline sokulabiliyor. Bu iki taban tabana zıt seyirci kültürünün aynı ligde yer almasının birbirini kaçınılmaz olarak dönüştürmesi de söz konusu olacak. Yakın zamanda (05.12.2016) Bertans’ın Milwaukee maçında atıldığı olayı hatırlayalım. Bu maç sonunda Bertans “Sırbistanda gerçek kavgalar sonunda atılıyorduk” demişti.

 

 

Bu hadise neticesinde Beasley ve Bertans ihraç edilmişti ki böyle bir şey Avrupa için çok küçük. Aşağıda örnek bir Avrupa kargaşasına yer verelim.

 

 

Avrupaya gittiğinde burada seyircinin aleyhte tezahüratını gören NBA oyuncuları için bunun farklı bir deneyim olacağı kesin gibidir. Çok farklı iki şeyden bahsediyoruz NBA ve Avrupa diyince.

 

Para – Pul Olayı

 

Takımlar Avrupa’da bir başka spor branşının kulübüne ait oluyorlar. Ya futbolun ağır bastığı kulüpler basketbol şubesi kuruyor ya da basketbol kulüplerinin futbol branşları olabiliyor. Aynı kulübün birden çok spor branşını fonlaması ise oldukça büyük külfet olduğundan sürekli bütçe kısıntıları ve kaosları oluşuyor. Zaman zaman Avrupa kupalarından birisine uzanmasına ramak kalan kulüpler para yok diye kapanabiliyor. Burada temel yaklaşımlardan bahsetmeden bunu anlamak güç olacaktır. ABD’de basketbol işi paradır. Kulüpler ticari müesseseler olarak kar etmek ve müessese finansal büyüklüklerini geliştirmek zorundadırlar. Bugün bir NBA takımının 3 milyar dolar değerinden bahsedebiliyoruz. Büyük karlar söz konusu olmuyor takımlara bakıldığında ama büyük zararlar da olamıyor. Çünkü NBA kuralları buna müsaade etmeyecek şekilde kurgulanmış. Avrupa’da ise durum hayli farklı. Bir zengin iş adamının cebinden verdiği paralarla kulüpler uzun süre varlıklarını korudular. Son yıllarda ise kulüp yapılarının sürdürülebilir olması gerektiği ve finansal kurallar altında yönetilmeleri zorunluluğu ortaya çıkınca (üst kurumlar bunu dayatınca) kulüp yöneticileri çok zorlanmaya başladılar. Eskiden olsa ellerini ceplerine atarak yapabilecekleri harcamalar artık çok kısıtlanmış ve kulüpler transfer yasakları ile karşı karşıya kalmıştı. Bugün pek çok kulübün transfer döneminde bir şey yapmaması / yapamamasını böyle okumak gerek. Durum Avrupa’da da parasal kısıtlamalar safhasına gelmişse de NBA ile gerçekçi bir kıyaslama yapmanın imkanı bulunmamaktadır. Avrupa’daki basketbol kulüpleri göreceli olarak oldukça küçük bütçelerle hayatlarını idame ettiren yapılardır. Bu tür yapıların birisini NBA’e getirmek ve ondan rekabet etmesini beklemek bu yüzden ciddi kuşkular doğurmakta. Profesyonel olarak yönetilen, işi basketbol olan, bilet vb fiyatlamaları farklı bir yapının Avrupa’da neler yapacağı bir işletme bilimi vaka etüdü olarak da izlenecektir.

 

Türkiye’de hukuk kurallarımız olduğu gibi, Almanya’da da onların hukuk kuralları var ve tüm takımlar yer aldıkları ülkenin hukuk kurallarına tabi. NBA Avrupa’ya geldiğinde kime tabi olacaktır? CBA’da önemli düzenlemelerin gerekeceğini biliyor ve bu görüşmelerin (son derece ciddi bir mevzu söz konusu olduğundan) kısa sürmeyebileceğini de not etmek istiyoruz.

 

Son Söz

 

NBA büyük paraların döndüğü devasa bir pazar. Ürünlerinin mağaza satışlarından biletlere, yayın gelirlerinden internet üzerinden sağlanan gelirlere kadar uzanan geniş bir yelpazede çok sayıda ürünle müşteriyi kuşatan bir canavar. Bu muazzam gelirin bölüşümünü yapanların yeni bir “paydaş”ı aralarına almamak için oldukça haklı görünen direnişi kırmanın yegane yolu pastayı büyütmekten geçiyor. NBA eninde sonunda Meksika’dan Brezilya’ya, Avrupa’dan Avustralya’ya genişlemeyi zorlayacak. Bu sadece teknolojik yapabilirliklerin artmasını beklememizi gerektiriyor. Lojistik imkanlar vb konular biraz daha makul hale geldiğinde bu genişlemenin teknik engelleri azalmış olacak. Parasal konularda NBA yönetimi işi “olurlu” gördüğünde bu genişlemeye zaman geçirmeden yeşil ışık yakacaktır. Bu işin NBA Yönetimi kısmı. Bir de FIBA kısmı var tabii. FIBA uluslararası basketbolun en üst yapısı özelliğini koruyor. NBA ile ters düşecek midir ya da NBA’in bu genişlemesine nasıl bir karşı hamle yapacaktır konularında bugünden bir tahminde bulunmak güç. Basketbol kulüplerinin alternatif lig kurmaması için FIBA’nın ne kadar çaba sarf ettiğini hatırlıyoruz. NBA gibi son derece güçlü bir aktörün FIBA’yı ne kadar uğraştıracağını sizin takdirlerinize bırakıyorum.

 

Basketbol verilen All Star arasından sonra devam ediyor. Buradan sonra vitesler biraz daha rölantide gidecek ve yükseltilecek. Playofflara herkes sağlıklı ve formda girmek istiyor ki bu da çok doğal. Havalar hala soğuk. Sıcak basketbol maçlarının keyfini çıkartın arkadaşlar.

 

Saygılarımla.

 

 

 

Yazar: Utku Köker