Jordan reklma

1944 yılında yapılan Bretton Wood konferansı ile birlikte dünyada ekonomi ve dolayısıyla güç adına birçok şey değişti. IMF ve Dünya Bankası’nın kurulmasına dair düzenlemeler yapıldı. Konferansın kazananı ABD bu düzenlemelerle birlikte dünyanın en güçlü ekonomilerinden biri haline geldi ama bu bir anda gerçekleşmemişti. ABD küresel pazara hükmetmeye başlamadan önceki süreçte elindeki imkanları en iyi şekilde kullanmıştı. Bu  imkanlar arasında söylenebilecek en önemli şey uydu sistemleri.

“Eskiden kültürler bir ülkeden diğerine ancak göçler, yolculuklar veya kitaplar aracılığıyla taşınırlardı.” Teknoloji gelişiminin büyük bir ivme yakalaması, uydu sistemlerinin ortaya çıkması geniş kitlelere ulaşmayı ses hızına indirmişti. Amerikalılar iletişimdeki bu devrimi Amerika kültür misyonerliğinin hizmetine servis etmiş ve başarılı bir şekilde uygulamıştı. Basketbolla ilgisi olmayan bir insanın bile adına aşina olduğu Michael Jordan da o dönemin en tanınan ve tanınmasında bu gelişmelerin çok etkili olduğu insanlardan birisi. Şimdi onun bu serüvenine bir göz atalım.

17 Şubat 1963’te New York’un Brooklyn semtinde doğdu. Irkçı olaylardan uzak olan bir kasabada büyüdü. Lise çağına geldiğinde karma eğitim uygulayan Loney Lisesi’ne geçti. Herkesi duyduğunda şaşırtan, ikinci sınıfta okul takımına alınmama olayı bu lisede olmuştu. Sonraları bu konu hakkında spor yazarı olan Bob Greene’e: ” Odama gittim kapıyı kapattım ve ağladım. Bir süre kendimi tutamadım, evde kimse olmamasına rağmen kapıyı kapalı tuttum, kimsenin beni görmemesi ve duymaması benim için çok önemliydi.”  demişti. Kendi içinde yaşadığı bu zor dönemden sonra Lise 3 e geçmiş ve boyu 1.90 a kadar uzamıştı. Antrenmanlarına daha çok ağırlık vermeye başlamıştı. Tüm dünya henüz onu konuşmaya başlamamış olsa da insanlar  yakın bir zamanda ” The Shot “ın fragmanını izleyeceklerinden habersizdi. MJ liseden sonra Kuzey Carolina’da basket oynamaya başlamıştı. 20 yıldır şampiyonluğa çok yaklaşıp kupayı kazanamayan Kuzey Carolina Jordan ile birlikte bunu başaracaktı. Ve fragman niteliğindeki o şutu da Georgetown ile oynadıkları final maçında izleyecektik. Maçın bitmesine 32 saniye vardı. Georgetown 62-61 öndeydi. Son top çaylak Jordan’ın ellerindeydi. Top ellerinin arasından çıktıktan 1-2 saniye sonra tüm salon fileden gelen o muazzam sesi duymuştu. Kuzey Carolina şampiyonluğu kazanmıştı. O üniversiteler arasındaki en iyi oyuncu olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı.

Bu şampiyonluktan bir sene sonra mezun olan Jordan NBA seçmelerine katılmış ve 1984’te Hakeem Olajuwan ile Sam Bowie’nin ardından 3.sırada Chicago Bulls tarafından seçilmişti. Basketbol o dönemde birçok spor dalıyla rekabet içindeydi. Başta bahsettiğimiz teknolojik gelişmeler Jordan ile birlikte basketbol adına çok büyük değişimler yaratmış ve yaratacaktı. Saha içinde olduğu kadar saha dışında da başarılıydı. Yaptığı reklam anlaşmaları yüzünü tüm dünyaya tanıtıyordu ama bu anlaşmaların arkasında da havada süzülerek vurduğu smaçlar, parkede dans edercesine yaptığı hareketler vardı. Büyülü kariyerinin başlarındaydı. 1987-1988 sezonunda hem ” En değerli oyuncu ” hem de ”  Yılın en iyi savunmacısı ” ödülünü kazandı.Bundan yalnızca 1 sezon sonrada insanlar “The Shot”ı izleyecekti. Doğu konferansının ilk tur maçında Cleveland Cavaliers’a karşı oynuyorlardı. Bitime 2 saniyeden daha az bir süre vardı ve top Jordan’ın ellerindeydi. Şutu gönderdikten sonra onu savunan Craig Ehlo yerde üzülürken o zaferin getirdiği sevinçle zıplıyordu. Yıllarca jeneriklerde izleyeceğimiz o an gerçekleşmişti. Craig Ehlo da bu ana yakından tanık olmuş talihsiz bir kişi olarak tarihe geçmişti.

Jordan’ın kariyeri boyunca karşısında duran birçok savunma oyuncusu  aynı kaderi paylaşmıştı. MJ’nin de dediği gibi: ” Michael Jordan’ı durdurabilecek tek bir adam vardı. O da Michaeal Jordandı. ”  Ünü onu da şaşırtan bir hızla yayılıyordu. Bu konu hakkında: ” Böyle bir şey olacağı aklımın ucundan bile geçmemişti, ulusal çapta ya da istesem bile dünya çapında ünlü olabileceğimi hiç düşünmemiştim. ” diyordu. Dönemin dünyayı değiştirecek büyüklükteki teknolojik gelişmeleri ve dünyada hızla artan, önem verilen reklam ajansları bu büyük şöhretin yayılmasına aracı oluyordu. Jordan kelimenin tam anlamıyla dünyaya muazzam şekilde pazarlanıyordu. 90-91 sezonunda Larry Bird’lü Celtics ve Magic Johnson’lı Lakers’ı geçip elde ettikleri şampiyonluk onu bambaşka bir yere taşımıştı. Şampiyonluktan sonra ağlamış daha sonra da ağladığı için gazetecilerden özür dilemişti. Sam Smith: ” Ne de olsa o da bir insan.”  diyerek özür dilemesine gerek olmadığını belirtse de herkes onu insanüstü görüyordu. 63 sayı attığı bir maçın sonunda Larry Bird onun için : ” Bugün tanrı sahaya inmişti. ”  diyecekti. 91-92 sezonunda 82 maçın 67 sini kazanarak arka arkaya elde ettikleri 2. şampiyonluğu en değerli oyuncu ödülünü de alarak taçlandırmıştı. Güzel bir evlilik hayatı vardı. David Stern yönetimiyle değişimlere yelken açan NBA’de bu yönüyle de aranan örnek bir adamdı.

1992 Barcelona Olimpiyatları’na ABD’yi temsil etmek üzere giden ekip, insanlar arasında Dream Team (Rüya Takım) olarak adlandırılmaya başlanmıştı. İnsanlar takımın en değerli parçasını izleyebilmek için birbirleriyle yarışır duruma gelmişti. Televizyon ekranlarından izleyip hayran kaldıkları adam İspanya’daydı. Olimpiyatlardaki bir basın konferansı sırasında kendisine Tanrı olup olmadığı sorulmuştu. Soru karşısında mahcup bir tavır takınmış olsa da koçu Phil Jackson’ın deyimiyle o bir  ” Spor tanrısı ” olmuştu.

dream team

Şu zamana kadar genellikle medyanın hep iyi yüzüyle muhatap olan Jordan için işler biraz tersine dönmeye başlamıştı. Uyuşturucu satıcılarıyla adının anılması ve kumar oynadığına dair çıkan haberler medyada geniş yankı uyandırmıştı. Olimpiyatlar sırasında onu dünyaya pazarlayan firması Nike ile ABD takımının olimpiyat sponsoru Reebok arasında çıkan kavga ve Jordan’ın bu konudaki tavrı medya tarafından fazlasıyla eleştirilmişti. Bunlarla beraber apolitik oluşu, siyasi olaylara karşı sessizliği de hayranları tarafından tepkiyle karşılanıyordu. Olumsuzluklar birbirini izlese de 92’de ülkesine altın madalya ile dönmüş 93’te de Charles Barkley’li Phoenix Suns’ı geçerek ilk three-peat’ini (üst üste üç şampiyonluk) tamamlamıştı.

Şampiyonluğu kazandığı yılın temmuz ayında çok talihsiz bir olay yaşadı. Babası iki genç soyguncu tarafından öldürülmüştü. Jordan için büyük bir yıkımdı bu olay. Aynı senenin ekim ayında düzenlediği bir basın toplantısı sırasında: ” Kanıtlamam gereken bir şey kalmadı.”  diyerek basketbolu bıraktığını açıkladı.

İçinde büyüttüğü bir kazanma hırsı ve rekabet iç güdüsü vardı. Charles Oakley ile arasında geçen bir olay var ki uzun uzun anlatılabilecek birçok şeye tercüman oluyor.

1985 yılında Bulls tarafından draft edilen Charles Oakley geldiği eyalette masa tenisi şampiyonudur. Bir gün Jordan’a masa tenisi oynamayı teklif eder ve maç sonunda farklı bir şekilde galip gelir. Bu maçtan 2 ay sonra maç teklifinde bulunan kişi bu sefer Jordan’dır. Maç bittiğinde Oakley neye uğradığını şaşırır. Karşısında iki ay önce yendiği adamdan çok farklı biri vardır. Olayın perde arkasında ise yenildiği maçtan sonra  hırs yapıp 2 ay boyunca özel hocalardan ders alan Jordan’ın kazanma arzusu vardır. Başarmıştır. İşte bu kazanma arszusu Basketbolu bıraktıktan sonraki boşlukta onu Beyzbola yönlendirdi. Pazarlanma anlamında gücünden hiçbir şey kaybetmese de sportif başarı anlamında hüsranlarla dolu bir sezon geçirdi. Basketboldan uzak kaldığı bu sürede kendini geri dönmek için hazır hisseden MJ düzenlediği bir basın toplantısında: ” I am back. ”  diyerek müjdeli haberi vermişti.

Baseball Jordan

94-95 sezonunun son düzlüğünde formasına kavuşmuştu. Ancak dönüşünün henüz ilk senesinde  Shaquille O’Neal’lı  Orlando Magic’e takılmışlardı. Jordan eski gücünü yitirdi gibisinden spekülatif haberlerin ardı arkası kesilmese de popülaritesinden hiçbir şey kaybetmemişti. İnsanlar United Center’ın önündeki Jordan heykelinin dibinde diz çöküyordu. Bunu takip eden sezonlarda Jordan ikinci three-peat’ini  tamamladı (1995-1996 ,1996-1997, 1997-1998). 96 yılındaki şampiyonluğu hepsinden özeldi. Kupayı kazandığı gün babalar günüyle çakışmıştı. Maçın  sonunda parkeye uzandığında babası için de ağlamıştı. Bu başarılarla dolu üç sezondan sonra Jordan ikinci kez emekliliğini açıkladı. Daha sonra tekrar dönecek ve Wizards’la kısa bir macera yaşayacaktı ama o hep Bulls’taki  günleriyle hatırlandı ve hatırlanacak.

Şuan parkelerde değil belki ama hala dünyanın en popüler insanlarından birisi. 1988 yılında Fortune dergisi yaptığı bir araştırmada Jordan’ın ABD ekonomisine katkısını 10 milyar dolar olarak hesapladı. Amerika kültürünü hızla küreselleşen dünyaya aynı hızla pazarlarken Jordan bu pazarın en önemli yüzlerinden biri oldu.

Andre Maurois’in ” Bir Yaşama Sanatı adlı ” kitabında bir bölüm var ki Jordan’ı hatırlatıyor bana.Fransız romancı kitabı ” Düşünmek sanatı, sevmek sanatı, çalışmak sanatı, kumanda etmek sanatı ve ihtiyarlamak sanatı olmak üzere beş bölüme ayırmış. Benim dikkatimi çeken bölüm ise düşünmek sanatı. Bu bölümde kimilerinin vücudunun uzuvlarının da düşündüğünü söylüyor. Evet, Jordan kesinlikle elleriyle düşünüyor olmalı. Hatta bacaklarıyla, kollarıyla…

Hem vücuduyla düşünüyor hem de sanatını icra ediyor.

Yazar: Osman Mert Tosun