Michael Jordan bana hayatım boyunca duyduğum en inanılmaz şeyi söyledi.Onunla tanışacağımı bile bilmiyordum. Hiç kimseydim. Şey, hiç kimse değil tabii. Yani, nasıl söylenir… J’étais juste un mec normal. Sıradan biriydim. 16 yaşında, Fransa-Strasbourg’dan gelmiş sıska bir basketbolcu. Jordan Brand Classic adına davet edilmiştim.

 

İlk defa Amerika’ya geliyordum. New York ile ilgili fikirlerim hip-hop videolarından ve TV dizisi FRIENDS’ten ibaretti. Kardeşlerim sürekli bu diziyi izlerdi. Joey. Monica. Chandler (Chand-leur). Amerika’yı her zaman sevdim.

JFK havalimanına indik ve Manhattan’a gittik. Biraz aptalca gelebilir ama yoldaki sarı taksiler çok hoşuma gitmişti. Fransa’da taksiler sarı değildir. Siyah yazılarla sarı taksiler. Benim için Amerika bu. Sonra çok çok çok uzun gökdelenler gördüm. Vaov. Gerçekten buradayım. Hayallerime dokunuyorum.

İsminin Jordan Brand Classic olduğunu biliyordum fakat Jordan ile tanışacağımı aklımdan bile geçirmezdim. Bu şey gibi, kiliseye gidiyorsun ve Tanrı’yı görüyorsun. Anlatabildim mi?

Brooklyn’deki arenaya geldik ve bir sürü oyuncu vardı. Bir şeyler yaptık, ardından birileri hepimizi küçük bir odaya aldı. Yaklaşık 5 dakikadır bekliyorduk, ama kimse ne olduğunu bilmiyordu. Medya bizimle görüşmek mi istiyordu? Bekledik, bekledik…

Ve sonra Michael Jordan içeri girdi.

The GOAT. (Tüm zamanların en iyisi)

Hemen yanımdaydı.

The Players’ Tribune’da küfredebilir miyim?

“Hass*ktir, MJ.” dedim içimden.

Biraz komik ama ilk düşüncelerim: Aman Tanrım. Değişmiş.

Onu hiç yaşlı olarak düşünmemiştim. Ne demek istediğimi açıklayabiliyor muyum? YouTube videolarından sadece genç MJ’i biliyordum. Tüm oyuncularla konuşmaya başladı, “New York’a hoşgeldiniz.” dedi. Odanın içinde dolaştı, konuştu, bazılarıyla tokalaştı. “Tamam, ona bir soru sormak zorundasın. Bunun için sadece bir şansın var.” dedim kendi kendime.

Fakat çok çekingenim. Yani, çok daha çekingenim. pétrifé. Bunun İngilizce karşılığı ne? Biraz titriyordum ve kısık bir sesim vardı.

“Selam, Michael. Başarılarının sırrını sorabilir miyim?” dedim.

MJ bana baktı. Bir süre bekledi.

Bu soruyu başka insanlara sorduğumda aldığım cevapların aynısını Jordan’ın da söylemesi muhtemeldi. Çok çalışmakla ilgili şeyler söylerler. MJ bu. Herkesten daha fazla çalışmamı söylemesi kaçınılmazdı.

Fakat bunu söylemedi, gerçekten şaşırtıcı bir şey söyledi. Bütün gün, bütün hafta bu söylediğini düşündüm. Hala düşünüyorum.

Ne söyledi biliyor musun?

Beklemek zorundasın!

Eğer şimdi söylersem direkt sayfayı kapatacaksın. Instagram veya başka bir şeye geri döneceksin. Bu işlerin nasıl yürüdüğünü biliyorum. Ben de aynısını yapardım. MJ’in cevabının benim için ne kadar muazzam olduğunu anlaman için birkaç şey bilmen gerek. Ruanda, NBA 2K ve diğer konular hakkında konuşmazsam bunun bir anlamı yok.

NBA benim hayalimdi. Her zaman. Hayalim. Ailem savaş sırasında Ruanda’dan Avrupa’ya geldi. Henüz ben hayatta değilken, annem iki abimle (Brice ve Yves) beraber kaçmış. İlk olarak Belçika’ya gitmişler, ben orada doğdum ve ben çocukken Fransa’ya taşındık. Ailemin savaştan kaçıp geldiğini uzun bir zaman sonra öğrendim. Kendi kafamda Fransız bir çocuktum sadece. Video oyunları ve basketbol oynamayı severdim. Abilerim beni 1v1 oynamak için sahaya götürür ve k*çımı tekmelerlerdi. Sonra eve gelir ve NBA 2K oynardık. Video oyunlarında ise bazen onları yenerdim.

Her daim kötü konuşurduk. Basketbolu seviyordum. Sebebin bilmiyorum, seviyordum. Her gece abilerimle NBA maçlarını izlemek isterdim, annem izin vermezdi. Hemşireydi, iki farklı yerde çalışıyordu, bu sebeple genellikle eve geldiğinde bize yemek yapar ve yatardı. Annem uyurken ona bulaşamazsın. 2007 NBA Finalleri sırasında 8 yaşındaydım ve feci şekilde maç izlemek istiyordum. LeBron’un ilk finaliydi. Karşısında Tony Parker’lı Spurs vardı. İzlemeliydim. Anneme yalvardım. İzin vermedi.

Yatağa gittim, ancak abilerimin uyumadığını ve maçı izlediğini biliyordum. Bu yüzden uyumadım. Üzgünce odamdan çıktım, onlara yalvarmaya başladım. “Hayır, hadi uykuya!” dediler. Yalvardım, yalvardım. Çok fazla yalvarmanın ardından benden sıkıldılar ve “Tamam, izleyebilirsin ama sessiz ol. Ne fais pas de bruit!

Annemi uyandırmadık. Bütün maçı sesi çok kısık şekilde gürültü yapmadan izledik. Tim Duncan inanılmaz bir şeyler yaptı ve çıldırdık … fakat sessiz bir şekilde. Bilirsiniz, kollarını sallamak, birbirimize BUNU GÖRDÜN MÜ? dermiş gibi hareketler yapmak.

Benim için harika bir anı bu. 8 yaşımda bile olsam bir gün NBA’de oynamak isteyeceğimi biliyordum. Abilerim bu konuda çok destekleyici oldu. Biraz farklı da olsa yardımcı oldular. K*çımı tekmeliyorlar derken ciddiydim. Sadece 8 yaşındaydım! Ama merhamet göstermiyorlardı. Beni blokluyorlardı, topu Dwight Howard gibi havaya uçuruyorlardı. “Oynamak istiyorsan bu şekilde oynamalısın, zorlanmalısın, çabalamak zorundasın.” diyorlardı.

Abilerim, onların iyi olduğunu biliyordum ama bu derece çok çalıştıklarını bilmiyordum. Bir gün, hiç unutmam, NBA 2K oynamak istedim. Brice’ın odasına gittim, kapısı kapalıydı. Kapıyı açtım ve “Hadi, oyun oynayalım.” dedim.

“Hayır oynayamam. Ders çalışıyorum.” dedi.

Üzgündüm. Diğer abimin odasına gittim. O da aynı şeyi söyledi.

Neler oluyor? Bu çocuklar çıldırmış. Şu an 2K zamanı!”

Yalnız kalmıştım. Dışarı çıktım ve basketbol oynadım. Saatler sonra döndüm ve kapıları hala kapalıydı. Yves’in odasına girdim.

“Hala çalışıyorum.”

“Ne demek istiyorsun? Ne için bu kadar çok çalışıyorsun?”

“Tıp fakültesi için.”

“Tıp fakültesi mi? Abim?”

Bütün gece odalarında kaldılar. Sadece akşam yemeği için dışarı çıktılar. Hepimiz yemek yiyorduk ancak herkes çok yorgundu. Tamam, sizi anlayabiliyorum. Çok çalışmaktan kastınız bu.

Anlamadığım şey ise gizemli şeylerin nereden geldiğiydi. Daha iyi bir hayat yaşamak için Ruanda’dan geldiklerini biliyorum, fakat Ruanda ile ilgili ne zaman bir şey sorsam “Bilmek istemezsin. Unut gitsin.” diyorlardı.

Üvey babamın kitaplığında Ruanda ve savaş hakkında bazı kitaplar olduğunu biliyordum. Bir gün gizlice bu kitaplığa gittim ve o büyük kitabı açtım. Kelimeleri tam anlayamadım, ancak savaştan kalan tüm fotoğrafları gördüm…

Her yerde cesetler vardı. Askerler değil. Kadınlar ve çocuklar.

Gördüğüm tüm şey buydu. Kitabı kapatıp yerine koydum.

Sonra düşündüm, Aman Tanrım. Annem ve abilerim gerçekten orada mıydı? Sahiden bunu yaşadılar mı?

Kimseye kitap hakkında bir şey söylemedim. Bilmiyormuş gibi yaptım. Ama o fotoğrafı gördüğümde ailedeki herkesin neden bu kadar çok çalıştığını anladım. Aynı çalışma hırsını basketbolda uygulamaya çalıştım. 12 yaşına geldiğimde, basketbolla özelleşmiş bir okula gittim ve bana Fransa’daki profesyonel takımlar hakkında bahsetmeye başladılar. Bu da bir başka seviye demek oluyor.

Tamam. İlk hedefim bu.

15 yaşındayken SIG Strasbourg’un genç takımıyla sözleşme imzaladım. Bundan hemen sonra profesyonel takımla oynamaya başladım. Daha sonra, 16-17 yaşlarımda; FIBA U18, Jordan Classic ve Basketball Without Borders turnuvalarında uluslararası seviyede oynamaya başladım. İyi para kazanıyordum. Çılgınca bir miktar değildi ama endişelenmeyecek kadar iyiydi. Anneme biraz rahatlamasını söyledim. “İki işte birden çalışmayı bırakmalısın. Biraz dinlen.” dedim.

Onun cevabını ise asla unutmayacağım.

“Tüm çocuklarım hayallerine ulaştığı zaman çalışmayı bırakacağım.”

“Anne, Yves bir cerrah, Brice ise fizyoterapist. Ben profesyonel basketbolcuyum. Gayet iyiyiz.” dedim.

“Senin hayalin bu değil. Hayalin NBA’de oynamak. Hayalini gerçekleştirdiğin zaman rahatlayacağım.”

Şimdi hikayenin en sevdiğim kısmına geldik. Hayır, henüz MJ kısmı gelmedi.

Brooklyn’deki 2017 NBA Draftı’na gidelim. İnanılmazdı çünkü drafttan önceki gece takımım Fransa Ligi finali 4. maçına çıktı! Takımımı yalnız bırakmak istemedim, aynı zamanda hayatımdaki en iyi anı kaçırmak da istemedim. Maçtan sonra ailemle uçağa bindik ve Paris’ten New York’a gittik. 3 yıl öncekinin aynısıydı. Havalimanında indik. Tüm yeşil taksileri gördüm. Gökdelenleri gördüm. Fakat bu sefer NBA’e draft edilecektim. Acayipti.

Nereye gideceğim konusunda hiçbir fikrim yoktu. Twitter’dan Knicks’in benimle ilgilendiğini gördüm ama bunun sadece ben olmadığını biliyordum. Benim dışımda birkaç kişiyi daha beğenmişlerdi. Kafamda bir hedef belirlemedim, çünkü hayal kırıklığına uğramak istemedim. Yeşil odaya geçtiğimde menajerime “Ne olursa olsun, sakın bana söyleme! Birinin Twitter’da gelişmeleri aktaracağını biliyorum ve anı kaçırmak istemiyorum. Bırak da beni kimin seçtiğini komisyonerden duyayım.” dedim.

Menajerim, “Hadi ama.” der gibiydi.

Draft başladı, Adam Silver sahneye çıktı ve bu şey gibiydi … bu duyguyu nasıl betimleyebilirim ki?

Şey gibi … 13 yaşımdayken 2012 NBA draftını televizyondan izliyordum. Anthony Davis seçildiğinde bir fotoğraf seçtim ve “Hayallerin gerçek olduğu yer.” yazarak Instagram’da paylaştım.

An itibariyle ise NBA draftındayım. Abilerim çok gergin olduğum için bana gülüyordu. Adam Silver sahneye çıkıp bir ismi açıklamadan önce, menajerim telefonuyla bazı haberler getirdi ve kitabındaki listeden bir ismi sildi.

Birinci sıra. Bir ismi çizdiğini gördüm. Fultz’du.

İkinci sıra. Bir ismi daha çizdiğini gördüm. Lonzo’ydu.

Ona bakmamaya çalıştım ama göz ucuyla da olsa baktım. Kendimi tutamadım.

Üçüncü sıra. Birini daha sildi. Dördüncü, beşinci, altıncı sıra…

Minnesota 7. sıradaydı. Chicago’ya takasladılar. Menajerim yine bir kişiyi sildi. Lauri’yi seçtiler.

Sırada Knicks vardı.

Gözlerim arkaya gitti. Bakmamak için çok çabaladım.

Aniden bir isim daha sildi … ve kitabı kapattı.

… !!!

Cebimde telefonum vardı. Bakmak istemedim. Birden telefonum gelen mesajlarla titredi. Cebimi sallıyordu.

… !!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

Karşıya doğru bakarak aileme “Susun! Hiçbir şey söylemeyin!” dedim.

Adam Silver sahneye çıktı.

“2017 NBA Draftı’nın sekizinci sırası, New York Knicks’in seçimi … FRANK ….”

Ailemle sahne arkasına gidene kadar iyiydim. Sonra ağlamaya başladım.

Finallerde oynayabilmem için o gece Fransa’ya geri dönmek zorundaydım. Uçaktayken anneme “Tamamdır. Artık tüm çocukların hayallerine ulaştı. Şimdi rahatlayabilirsin.” dedim.

“Evet. Artık rahatlayabilirim.” dedi.

Bense rahat olamıyordum. Hayallerim şimdi başlıyordu. Dünyanın en iyi şehrinde basketbol oynamaya başlayacaktım.

Artık MJ’nin bana verdiği cevabı söyleyebilirim.

“Selam, Michael. Başarılarının sırrını sorabilir miyim?” demiştim.

Düşündü ve cevapladı, “Yapman gereken basketbolu sevmek. Oyunu gerçekten sevmeden iyi olamazsın. Basketbolu dünyadaki her şeyden daha çok sevdiğinde fedakarlık yapmaya başlayacaksın. Erken kalkacaksın, en iyisi olmak için ne gerekiyorsa onu yapacaksın. Ancak ilk olarak, bu işi gerçekten sevmelisin.”

Kulağa basit geliyor ama bunu hayatında uygulamak önemli. Birçok insan soruyor, “Ne kadar iyi olabilirsin? Tavanın ne?”. Cevabı bilmiyorum. NBA’de neler olacağını bilmiyorum. Fakat artık basketbolu her şeyden daha çok sevdiğimi biliyorum.

Gördüğünüz gibi, Michael Jordan’ın efsane olma sebebi bu. Son üç yıldır söylediği şeyler üzerine düşünüyorum.

Tavsiyeniz için teşekkürler, Bay Jordan.

Merci, GOAT.

 

Frank Ntilikina

 

Yazar: Orçun Dinç