CLEVELAND, OH - MAY 17:  Channing Frye #9 of the Cleveland Cavaliers celebrates after a victory in Game One of the Eastern Conference Finals against the Toronto Raptors during the 2016 NBA Playoffs on May 17, 2016 at Quicken Loans Arena in Cleveland, Ohio. NOTE TO USER: User expressly acknowledges and agrees that, by downloading and/or using this Photograph, user is consenting to the terms and conditions of the Getty Images License Agreement. Mandatory Copyright Notice: Copyright 2016 NBAE  (Photo by David Liam Kyle/NBAE via Getty Images)

Artık her parkeye adımımı atışımda, kendimi minnettar hissediyorum. Bunu her zaman hissetmezdim.

 

Her maçtan önce, 30 saniye gibi bir süre hızlı bir esneme yaparken, maç öncesi ritüelimi gerçekleştirir gibi görünürüm; aslında yaptığım tek şey gözlerimi kapatmak ve anı yaşamak, şu ana kadar bulunduğum tüm şehirleri gözümün önüne getiririm, gördüğüm tüm fanları yeniden görürüm, duyduğum hissiyatları yeniden yaşarım.

 

Golden State ile oynadığımız final serisinin 5.maçını asla unutamam. Seride 3-1 gerideydik. Tünelden çıkarken bir saniyeliğine bu maç belki de bu yıl  son maçım diye düşündüm. Bu düşüncenin aklımda yer etmesine izin vermedim. Işıklar görünmeye başladığında, bu gecenin özel bir gece olacağını biliyordum. Kalabalığa baktım ve Drake ve Lil Dicky’i gördüm – Lil Dicky’i severim-. Kariyerim boyunca tanıdığım bir sürü yüz gördüm – Grant Hill, Isaiah Thomas, Jason Richardson- hepsi beni finallere geldiğimiz için tebrik ediyordu. Ama finallerin benim için yeterli olmayacağını biliyordum. Bir an düşündüm,  peki ya tarih yazsak ?

 

NBA Finalleri. Kim benim NBA Finalleri’nde olacağımı düşünürdü ki ? Kim benim Atlantaya karşı 3.maçta 27 sayı atmam şöyle dursun, ikinci turda onlara karşı oynayabileceğimi düşünürdü ?  Ya da benchten gelerek Toronto serisini kazanmamıza ve finallere gitmemize yardım edeceğimi düşünürdü ? Ve kim benim, jenerasyonumuzun Kobe ve Duncan ile birlikte en iyi oyuncusu olan LeBron ile birlikte oynayacağımı düşünürdü ?

 

Kim Channing Frye’in bir NBA şampiyonu olacağını düşünürdü ?

 

Tam dört yıl önce, Phoenix’te bir doktor gözlerime baktı ve bana hayatımın değiştiren şu sözleri söyledi:

” Channing, bu durum ciddi. Antrenman, egzersiz yaparsan ölebilirsin. ”

 

Herşeyi duygusala bağlamadan önce, bu durumun başlangıcını anlatayım. Ayaklarını uzat ve hikayeyi dinlemeye başla.

Büyürken, en iyi oyuncu değildim. 14 yaşından beri tanıdığım Richard Jefferson bunu onaylayacaktır ve sık sık yapar. (Bu arada Richard, Cavs takımının şüphesiz en kabadayısı.) Lisedeyken boyum ve saf potansiyelim vardı.  Basketbol oyuncusu olarak ise tam anlamıyla işe yaramaz birisiydim. Arizona’ya gittiğimde her gün birebir maçlarda yenilirdim. Redshirt (Kolejlerde yeteneklerinin geliştirilmesi amacıyla bir sene süresince müsabakalardan uzak tutulan takım oyuncusu) olmam çok yakındı. Daha güçlü ve daha iyi olmam gerektiğini biliyordum hem de hemen. Sürekli ağırlık odasındaydım. Geceleri Jason Terry, Richard Jefferson ve Luke Walton ile ekstra şut çalışıyordum. Jet ve Richard gibi oyuncuların o yaz nasıl çalıştığını görmem, onların daha iyi olmak için neleri feda ettiklerini anlamamı sağladı.

 

En nihayetinde, redshirt olmadım. Aslında orada çok da iyi bir kariyer geçirdim. Son yılımda 16-8 istatistiklerini tutturdum ve NBA Draftına katıldım. Ailem New York’ta yaşıyorlar bu yüzden de Knicks’in beni 8.sıradan seçmesini istiyorlardı. 8 numara zor gibi duruyordu ama ben Tim Grover ve Mike Procopio ile çalışıyordum. Mike basketboldaki en zeki beyinlerden birisi. – Kobe’nin gecenin 3ünde arayıp maç kasedini izlemesini isteyebileceği birisi. – Scoutlar benim bu adamlarla çalıştığımı öğrendi ve benim iyi bir seçim olabileceğimi düşündüler. Knicks tarafından seçildim ve Draft Garden’daydı, tabi ki de yuhalandım.

 

NBA’ye girdiğimde, ilk Knicks takımım oldukça işlevsizdi. Ben de öyleydim, maçı anlamam gerektiği gibi anlamıyordum. Daha fazla maç filmi izleyebilirdim. Takım hakkında düşünmekten çok, kendim hakkında düşünüyordum. O takım 23-59 yaptı.

 

Bir kaç yıl sonra Phoenix’e gitiğimde, voav kazanmak böyle bir şey mi ? diye düşündüm. 2010 yılında Batı Konferans Finallerine gitme şansını tattım. Anladım ki bir maçı kazanmanın 90%’ı maçın öncesiyle ilgili. Saha dışında doğru işi mi yapıyorsun ?  Doğru şekilde mi hazırlanıyorsun ? Kendine bakıyor musun ? O zamanlarda bunları tam anlamıyla kavrayamıyordum ama gelişmeye ve bunları öğrenmeye başlıyordum.

 

Sonrasında bir uzun yıl benim hayatımı, davranışlarımı değiştirdi. Sonsuza dek.

2012 yılıydı. Suns takımı playoffa katılabilmek için savaşıyordu. Sezonun bitiminden 4 hafta önce omuz sakatlığı geçirdim ve ameliyat olmak zorundaydım. İyi bir zamanlama değildi çünkü kızım bu olaydan bir hafta önce doğmuştu. Kızımın ilk 6 haftasında, Phoenix ile sezon sonunda yaşadığımız Portland arasında uçak ile tedavi için kendi cebimden gidip geliyordum. Duygusal olarak çok yoğundum.

 

Bir gün evdeyken, eşim Lauren geldi ve dedi ki :

” Channing, sanırım Margaux’un gözlerinde bir sorun var. ”

Kızımın gözlerinde bir sorun olduğunu söyleyebilirdin çünkü gözlerde renk olması gerekir, ama kızımın gözleri bembeyazdı.

Sadece beyaz.

Belki geçer diye düşündük, daha henüz bebek.

 

Test yaptırmak için onu doktora götürdük ve doktor bizi mahveden gerçeği söyledi. Margaux’un iki gözünde de katarakt vardı. Doktorlar eğer hemen önlem alınmazsa kızımızın tekrar görüp göremeyeceğini bilemeyeceklerini söylediler. O gün, kucağımda kızımla hastaneden çıkarken şunu dedim : ” Eğer bedel ödemesi gereken birisi varsa bunu bana ver, küçük kızıma değil. O bunu haketmiyor, o sadece 6 haftalık. Bu adil değil. ”

Ailem için güçlü ve sağlam durmaya çalıştım, ama içimde tamamen darmadumandım. Sizinle dürüst olmam gerekirse, o tüm yaz boyunca sadece bir atletin nasıl yapacağını bildiği bir şeyi yaptım: Çok daha fazla çalıştım. Terimin son damlasına kadar spor salonunda akıttım. Kendime o yaz dinlenmek için bir süre ve içimdekileri yeniden düşünüp, böyle bir durumda nasıl hissetmem gerektiğini dışarıya gösterecek bir şans vermedim.

 

Eylülde Phoenix’e döndüğümde, kendimi yeni sezon için hazırlamaya çalışıyordum ta ki bir doktor beni kenara çekene kadar. Bana kalbimle ilgili bir sorun olduğunu ve bir kaç test daha yapmaları gerektiğini söyledi. İçimden, bir karışıklık olmalı diye geçirdim ama aslında derinlerde bir yerde gerçek anlamda korkuyordum.

 

Günler geçti ve geçtikçe de doktorlar sonuçları toplamaya ve konu hakkında daha fazla bilgi sahibi olmaya başladılar. Kendi aralarında kendi dilleriyle konuşuyorlardı ve ben anlamıyordum. Sonunda birisi bana açık olarak ne olduğunu söyledi:

 

” Channing, büyüyen bir kalbin var. Bir daha asla basketbol oynayamayacaksın. ”

 

Bir dakika, ne ?

 

Herşey çok hızlı gelişti. 7-8 test yaptırdım. Sonunda, göğsümde kalbimin 6 haftasını bir kerede izleyebilen bir elektrota sahiptim. Ne zaman duş alsam, onları çıkartıp yeniden takmam gerekiyordu. Göğsümün her iki tarafında da 5 tane elektronik bantlar bağlıydı – Tahmin edebileceğiniz en sert yara bandı gibi düşünün-.  Bu bantlar kaldırıldığında göğsümü ahtapot öpmüş gibiydi. Yara izleri hala duruyor.

 

Herkes basketbolu kendi isteğiyle bitirmek ister. Birisi sana bitirmeni söylediğinde ise, çok çaresiz hissediyorsun.

 

Doktorlar herhangi bir antrenmanın beni gerçek anlamda öldürebileceğini söyledi.

 

Sabırsız olmaya başlamıştım. Nasıl içimi döküp rahatlayabilecektim ? Koşamıyordum, şut atamıyordum, bisiklet süremiyordum, kalbimin hızlanmasını engellemem gerekiyordu.  Kızımın ilk doğum gününü bile görmeden önce 5 tane ameliyata girmek zorunda olması işleri benim için daha da zorlaştırıyordu. Bir yıldan fazla tedavi sürecim vardı. Gelecek yaza kadar topu elime alıp şut atamayacaktım.

 

Hayat benim tam yüzümü yumrukladı, ve benim kendime bazı soruları sormam gerekti.

 

Basketbola gerçekten ihtiyacım var mı ?

 

İhtiyacım varsa da, yeniden oynamayı başarabilecek miydim ?

 

Herşeye sıfırdan başlamayı istiyor muydum ?

 

En sonunda, eşim durdu ve şunu söyledi: ” Dinle, Phoenix’te antrenman personelleri harika. Dizlerin ağrıyorsa, asla tamam gel de senin dizine bakalım demiyorlar. Senin ayak parmaklarını, kalçanı, sırtını kontrol ediyorlar. Neden bu tedavi sürecinde de bu yaklaşımı kullanmıyorsun ? ”

 

3-4 ay sonra, 2013ün başlarında, bir yoga öğretmeni buldum ve golf yapmaya başladım. Bu iki şey gerçek anlamda hayatımı değiştirdi.

 

Herşey gerçek anlamda çok yavaş ilerliyordu. Yoga sınıfının ilk günü, öğretmenim ve yaşam koçum Angie Fie ile ilk ders için merdivenleri çıkışımı asla unutmam. Belki 15 ya da daha fazla merdiven vardı. En tepeye vardığımda nefesimin kesildiğini hissetmiştim. Yogaya başladığımızda, ilk iki dakika meditasyon bile yapamamıştım. Tanrım, 2 dakika bulunduğum yerde oturamıyordum, 25 şınav çekemiyordum, hareketsizlikten kilo almıştım ve bu kiloları kalbimi hızlandırmadan nasıl vereceğim hakkında bir fikrim yoktu.

 

Golf kursunda, 75 yaşındaki kadınlar beni yeniyordu. Basketbol aklımda yakında değildi. Sıfırdan başlamalıydım ve basketbol 8 ile 10. adımlardı. Yoga ise adım 1.

 

Yine aynı zamanlarda, dünyadaki en iyi doktorların olduğu John Hopkins’deki doktorlara- Aynı zamanda Obama’yı da tedavi eden doktorlar- danışmaya karar verdim. Kilo vermeye başladım. Daha iyi, pozitif bir düşünceye büründüm. Daha az huysuzlaştım. Sonraki yaz, 2013 Ağustos’unda, topu potaya atmaya ve yeniden koşmaya başladım. Her zaman genişleyen bir kalp ile yaşamak ve onu kontrol etmek zorunda kalacaktım ama bunu başaracaktım. Margaux da iyiye gidiyordu. Gözlük giymeye alışmaya bile başlamıştı.

 

Bu periyottan çıkardığım en güzel şey ” Kaybedecek neyim var ? ” bakış açısıydı.

 

Bu bir yıllık aradan önce de oyunumu değiştirmeye başlamıştım. Suns’ta iken pivotları nasıl daha iyi savunacağımı öğrenmiştim. Defansif eşleşmelerin doğasını, bunun nasıl kendi yararıma kullanacağımı, öğrenmeye başlamıştım. Kazandıracak oyun oynama anlayışımı daha da derinleştiriyordum.

 

Bu boş yılımda, ofansif anlayıştaki beyinlerden Alvin Gentry’nin koçluk yaptığı 2010 Suns takımı hakkında çok fazla düşünme şansım oldu. Takımdaki uzunlar ben, Amar’e Stoudemire, Robin Lopez ve Lou Amandson idi. Bir gün 3e 3 yapıyorduk, Robin beni savunuyordu, benim ayaklarım üçlük çizgisinin üstündeydi. Alvin bağırmaya başladı:

 

” Channing, ne yapıyorsun ? Bir adım geri at. ”

 

” Üçlük atabilir miyim ? Gerçekten ? ”

 

” Yüzlerce attın. Eğer şut atmazsan seni oyundan çıkaracağım bu yüzden topa her dokunduğunda şut at. ”

 

Bu benim tüm mentalitemi değiştirdi. O günden sonra tüm saha benim için oyun alanı oldu.

İyileşirken bir yandan da düşünüyorum, basketbola geri döndüğümde en iyi düşünce yapısıyla orada olmalıyım. 21de 1 atarsam en kötü başıma ne gelebilir ? Instagramda yorumlarla kötülenebilirim, yuhalanırım ? Bu kafa yapısı Phoenix’e döndüğümde geçerli oldu ve o büyük kontratı aldığım Orlandoda da.

 

Şubat ayında Cavs’e takaslandığımda burasının özel olacağını biliyordum. Uçaktayken neredeyse ağlıyordum çünkü çoğu oyuncunun istediği şeye sahiptim. Şampiyon olmak için bir şans. En baştan kendime dedim ki bir günü dahi boşa harcamayacağım. Bir anı bile boşuna harcamayacağım. Her anın tadını çıkaracağım.

 

Bu brunchları da kapsıyor.

 

Burritolar hakkında konuşmamız lazım.

 

Cavs’ın verdiği Burritolar farklı bir seviye.

 

Bulunduğum hiç bir yerde şut çalışması öncesi yemek verilmiyordu, sofra kurulmuyordu. Clevelandda burrito, yoğurt, kahve, parfe, ve harika yumurtalı ekmekler veriyorlar. Bu sofrayı ilk gördüğümde dedim ki: ” Şut çalışması öncesi bedava burrito ? Dalga mı geçiyorsun ? Bu harika! ”

 

Bunlar normal değil anlıyor musun ? Büyük beyaz bir tortilladan bahsediyorum, yumurta beyazı, belki biraz keçi peyniri, biraz cheddar. Bazen domuz sosisi oluyor, bazen tavuk sosisi. Hepsini taze tutmak için sürekli değiştiriyorlar.

 

Sana biraz çılgınca gelebilir ama NBA’de hayat çok hızlı değişiyor. Biz oyuncular bazen küçük şeylerden minnettar olmuyoruz. Şu harika yumurtalı ekmeğin tadını çıkaralım. Bu harika kahvaltı burritolarını yiyelim. Galibiyetler alalım ve şampiyon olalım.

 

Tam anlamıyla bunu yaptık. Ve ben de kariyerimin en büyük ve en iyi maçı sayesinde bunun bir parçasıydım.

 

Doğu Konferans yarı finali serisi 3.maçına bakalım. Atlantadayız önceki maç 25 tane üçlük atmışız. Eğer ilk iki maçı yeniden izlersen benim hiç boş bırakılmadığımı göreceksin. Maç esnasında Richard’ın şut sokmasını ve defansın ona kaymasını böylece şutlarımı atabilmeyi istedim. Eğer boş kalırsam o üçlükleri sokacaktım.

Atlanta, defansta seçim yapmak zorundaydı. Her maç farklı birini boş bırakmak zorunda kalıyorlardı ve her maçta bizim takımımızdan da farklı insanlar sahneye çıktı.

 

J.R Smith 2.maçta 7 tane üçlük attı.

 

3.maçta J.R’ı boş bırakmayacaklarını biliyordum.

 

Richard’ı da boş bırakmayacaklardı çünkü o da sokuyordu. Uzun bir beşle oynamayı seçtiler ve LeBron’u Millsap savunuyordu. Al Horford beni savunuyordu ve pivot olduğu için boyalı alanı LeBron’un olası penetreleri için korumak zorundaydı. Onların defansif şeması buydu.

 

Üç sayı arkasından 9 da 7 attım ve maçı kazandık.

 

Takım arkadaşlarımla sürekli tüm baskının LeBron’un üstünde olduğunu o yüzden bizim ne yaptığımızın önemli olmadığıyla ilgili şaka yaparım.

 

Finale yaklaştıkça rotasyon azalıyordu. Defansif olarak bağlı olduğumuz bir beşi oturtmak ve bozmamak istiyorduk ve bu da Golden State’e karşı fiziksel kadroyu da kapsıyordu. Benim için oynama şansının azaldığını biliyordum ama rahatsız değildim. Sahanın kenarından kardeşlerimle maçı izleyebilirdim.

 

Sanırım bu yakınlık hayatımda izlediğim en güzel maç olan serinin 7.maçında ortaya çıktı. Rolümü anlamıştım. İyi bir takım arkadaşı ol, her şey için hazır ol, kardeşlerini destekle.

 

Maç tam anlamıyla harikaydı.

 

Bazı anlarda düşsek de, birbirimizden asla vazgeçmedik. Bütün yaz ne yaptığını düşün, bütün hayatında, bütün kariyerinde ne yaptığını düşün. Bunu hakediyoruz.

 

Maçın o kadar içindeydim ki Curry şutu kaçırdıktan sonra Mo topu aldığında – LeBron ellerini sevinçle havaya kaldırırken- ” Topu savun.” diye bağırıyordum. Birisi 4 sayıyla öndeyiz dedi ve o an farkettim ki

 

Vay be, kazanmıştık.

 

Süre bittiğinde ve o zil çaldığında etrafıma baktım ve dedim ki kime sarılmalıyım ? Arkadaşım Bret Bailmaier’e, Richard’a sarıldım. Bulduğum herkese sarılıyordum, takımın sahiplerinin eşlerine, herkese. Başardığımız şeyin büyüklüğünu günler sonra bile anlayamıyordum.

 

Bu yazın, şampiyon olarak keyfini çıkarıyorum. Bir yandan da arkadaşlarıma dönmek için sabırsızlanıyorum. İçinde bulunduğum birbirine en yakın takımlardan birisiyiz. Herkes birbirine geyik muhabbeti yapıyor- Sadece LeBron’a fazla bir şey demiyoruz. Bazen ona da diyorum, Bron, zayıfsın adamım, sadece 40 mı atabiliyorsun ? Bir sonraki maç çıkıyor ve 50 sayı atmak için uğraşıyor.

 

Şu anki düşüncem : Topu potaya attığın her gün harika bir gün. Bundan da önemlisi ben sağlıklıyım, ailem sağlıklı. Margaux şu an çok iyi. – Şu an kontak kullanıyor ileride büyüdüğünde isterse yapay lens kullanabilir. Görüşü her türlü çok iyi.

 

 

Bu yaz ona ve oğlum Hendrix’e şunu öğrettim: ” Babaya şimdi ne diye sesleniyoruz ? ”

 

 

” Şampiyon.” diyorlar.

       

Channing Frye | The Players’ Tribune

Yazar: Serkan Sargın

Basketbolu sevgiyle yazanlar, sevgiyi basketbolda bulanlardır. İletişim için: serkan.sargin@boun.edu.tr