Basketbol son derece ilginç bir spor diye aynı girişi 80. kez yapmak geliyor insanın içinden. Harden’ın, Westbrook’un, Curry’nin insan potansiyelinin uçlarında gösterdikleri performansları gördükçe bu oyunculara olan saygımız da bakışlarımızın ürkekliği de artıyor. Sonra rasyonalitenin yavaşça kaybolmasını izleyen süreçte bu adamlara taktik filan gerek yok bunlar oynar kazanır diyen sesler yükselmeye başlıyor. İşin aslı tabii ki öyle değil. Bu adamlar uçsa da, kaçsa da arkada bütün bu yaramazları organize eden ve takım yapan bir aklın bulunması gerek. Takımlar NBA’de sadece antrenörle de yönetilmiyor (ki adı zaten başantrenör). Bir başantrenör, onun yardımcıları (kimisi hücum kimisi savunma uzmanlığına sahip) ve video ekibinin birleşip çalışması ile o parkede izlediğimiz adamların mükemmel dediğimiz hücum ve savunmaları ortaya çıkıyor.

 

Bu işler hocasız olmuyor yani… Konumuz ise NBA’in en tartışmalı hocalarından birisi, Erik Spoelstra. Çok kimsenin senelerdir Pat Riley’nin kuklası olmakla itham ettiği, başarısını LeBron ve çetesine bağladığı, “aslında iyi hoca değil” laflarının etrafında uçuştuğu bir adamla ilgili yazıp çizeceğiz…

 

NBA başantrenörlerine baktığınız zaman dikkatinizi çeken şeylerden birisi bu hocaların çoğunun kısa süredir bu takımlarda olduğudur. Eski dönemleri mumla aratan bu tabloda gözümüze çarpan sadece 3 isim var; Greg Popovich, Rick Carlisle ve Erik Spoelstra. Bu isimlerin üçü de çoktan NBA’in gelmiş geçmiş en iyileri arasına girdiler. İşin ilginç tarafı ise üçüncü isimle ilgili. Erik Spoelstra daha sadece 46 yaşında ve sadece 30 başlarında göstermeye devam ediyor. Bu adam ya yaşlanma hadisesinin bugını buldu ya da her ne yapıyorsa ben de ondan istiyorum…

 

 

Bir takımın başına gelmek çoklarınca imrenilen bir şeyse de tüm oyuncuların saygısını kazanarak o takımın lideri olmak ve takımı hedeflerine taşımak her başantrenöre nasip olmuyor. Büyük hoca olduğundan en ufak kuşkumuz olmayan adamlar da zaman zaman beklenmedik sonuçlar aldıkları dönemler yaşıyor… O kadar ince hesapların tutması gerekiyor ki başarı denen narin şeyi ellerinizle tutabilmeniz için… İyi bir yönetim, karakterli oyuncular, doğru fikstür….. Olmadık 4-5 takımla peş peşe maç yaparak seri mağlubiyetler aldığınızda suyunuzun ısınacağını bilirsiniz ve dolayısıyla “hoca kalmak da” olmak kadar zor hale gelir. Milyon dolarların uçuştuğu bir yerdir NBA… Takım yöneticilerinin alenen hocalarını ya da oyuncularını suçladıkları bir yerdir de zaman zaman. Cuban gibi adamların elinde Avery Johnson’ın neler çektiğini önceki yazımızda işlemiştik. Phil Jackson ya da Popovich için bile zaman zaman neler yazılıp çizildiği düşünüldüğünde zeminin kayganlığı kendiliğinden ortaya çıkar. İşte bu kurtlar sofrasında 26 yaşından beri var olan ve tam 20 yıldır (11 yıl yardımcı ve son 9 yıldır başantrenör) Miami Heat’te hocalık yapan Erik Spoelstra’yı yazmak o yüzden çok kolay değil. İnsan kendi kendine ilk önce şu soruyu soruyor, bu adam nasıl oldu da bu kadar zamandır hoca olarak “kalabildi” ? Ama dilerseniz önce klasik ritüele uyalım ve giriş gelişme sonuç üzere şablonu bozmadan yazıya sadık kalalım…

 

Başlıyoruz…

 

Basketbolun 1990lardan sonraki en üst seviye liginde büyük karizmaya sahip iki adam göze çarpar. Bu iki isim aşağıdaki resimde de görülen Pat Riley ile Phil Jackson’dır.

 

 

Pat Riley 90lar’da NY ve Miami Heat’te devam ederken Phil Jackson yüzüklerine yüzük eklemektedir. Jackson 11 yılda 9  (her biri peş peşe 3 sene olan 3 sefer ve 1996-2002 arasında tek şampiyon Phil Jackson araya bir tek 93 94lerde Houston giriyor ve tabii sonra Jordan dönüyor.. Çok ürkütücü istatistikler) şampiyonluk kazanırken Riley NY ve Miami’de bocalıyor şampiyonluk için didiniyordu. Pat uzun süre boyunca Lakers yüzüklerine bir yenisini ekleyememiş (tam 17 yıldır) ve o aradaki dönemi Jackson kuvvetle domine etmişti. Miami’nin hırslı hocasının şampiyonluğa ulaşması için 2005-2006 yılına kadar beklemesi gerekecekti. 2003-2004 yılında yardımcısı Stan Van Gundy’ye bıraktığı baş antrenörlüğü, 2005’de tartışmalı şekilde geri alan ve 11-10 ile aldığı takımı sonraki 61 maçta +41 galibiyete kavuşturan Riley sene sonunda da şampiyonluğu göğüsler. Bu şampiyonluğu “diğer tüm şampiyonluklarımdan daha değerli” olarak ifade eden Riley’nin sevinci hala hatıramızda (Kareem ile Magic’e ayıp olmuş olabilir).

 

2005-2006 şampiyonluk hatırası

 

Sonraki iki sezonu çok ciddi tökezlemelerle geçiren Heat’de Riley yönetime kayarak baş antrenörlüğü yardımcısı (bu yazının esas adamı olan) Erik Spoelstra’ya bıraktı. Artık ipler, 11 yıllık birikimini video koordinatörü, scout, yardımcı antrenörlük derken sonunda baş antrenörlükle taçlandıran Spoelstra’dadır. Acele etmeden Spoelstra’nın çocukluğuna inelim…

 

Spoelstra 1 Kasım 1970’te Illinois’da dünyaya geldi. Jesuit High School’da point guard olarak basketbol oynamasıyla fark edilmeye başladı. Terry Porter’a olan hayranlığı, seçtiği 30 numaralı formayla kendisini belli ediyordu. Sonny Vaccaro’nun Nike All-Star Kampı’nda Alonzo Mourning, Shawn Kemp, Billy Owens ve Bobby Hurley ile birlikte top oynamıştı.

 

Portland Universitesi’nden aldığı basketbol bursu ve sonrasında 1989’da West Coast Conference’da yılın “freshman”i seçildi. Pilots’ın point guardı olarak görev yaptığı 4 yılda 9,2 sayı, 4,4 asist ve 2,4 rebound ortalamaları tutturdu. Pilots’ın 1000ler kulübünün bir üyesi olan Spoelstra üniversitenin gelmiş geçmiş en başarılı oyuncuları arasında yerini almıştır. 1990 WCC Basketbol Turnuvasında Loyola Marymount karşısında rakip oyuncu Hank Gathers’ın kalp krizi geçirip parkeye düşerek hayatını yitirdiği anda yanı başında o travmayı yaşayan kişi de Erik Spoelstra’dan başkası değildir. Dikkatli izleyiciler 30 numaralı formayla Spo’yu tespit edebilirler (İnternette bunlar arandığında bulunacak yerde duruyorlar. Bunu paylaşıp paylaşmamayı çok düşündüm ve izlerken de rahat değilim. Sadece böyle bir şeyin var olduğunu görün ve hızlı geçin. Zor sahneler.). Belki bunu daha uzun şekilde kaleme alırız sonra…

 

 

Erik Spoelstra 1992de Portland Üniversitesi İletişim Bölümü’nden mezun olmuştur. Mezuniyetinin hemen ardından Alman TuS-Herten takımında oyuncu hoca olarak görev almıştır. 2. yılında sırt ağrılarının belirmesi ile zorlanmaya başlayan oyuncu kontrat uzatması almış, 1995 yılında ise Miami’deki iş imkanı üzerine Almanya’yı terk ederek ABD’ye gelmiştir.

 

Miami’de bulduğu işle (babasının sayesinde olduğu söylentileri de var) Miami teknik ekibindeki görevine video koordinatörü olarak başlar. Bu görev görüp görebileceğiniz en harika iş değil elbette. Cave (mağara) ya da Dungeon (zindan) denen bir yerde güneşsiz, penceresiz bir ortamda geceler boyunca çalışan bir Spoelstra vardır ki birkaç yıl video işledikten sonra Pat Riley’nin gözüne girmeyi başarır.

 

Video ekibindeyken Spoelstra (Dungeon’da)

 

Rakip takımları analiz etmekle görevli scout olarak atanır. 2 yıl kadar rakipleri izleyerek mail ve faksla takımla irtibatta kalabilen Spo’nun hazırladığı ayrıntılı raporlar ve cesur analizler Riley’nin çok dikkatini çeker. 2005-2006 sezonunda yardımcı antrenör olarak çalıştığı sırada alınan fena bir mağlubiyetin ardından Riley Spo’ya bakar ve “Bunun için hazır mısın?” der. Spo yanılmak istememektedir, “Neye hazır mıyım?” diye cevap verir. Riley biraz duraksayarak “Bir gün…” der ve ayrılır. Spoelstra kendi vaktinin yavaş yavaş geldiğini anlamıştır

1997-98 sezonu ile teknik ekibe katılan Spoelstra’nın takımı Miami Heat’in aşağıdaki performansına bakmak gerekirse:

 

Sene Baş Antrenör Galibiyet – Mağlubiyet Sezon Başarısı
1997-1998 Pat Riley 55-27 İlk roundda 2-3 NY tarafından elendi
1998-1999 Pat Riley 33-17 İlk roundda 2-3 NY tarafından elendi
1999-2000 Pat Riley 52-30 Doğu Yarı Finalinde 3-4 NY tarafından elendi
2000-2001 Pat Riley 50-32 İlk roundda 0-3 Charlotte Hornets tarafından elendi
2001-2002 Pat Riley 36-46 Play off göremedi
2002-2003 Pat Riley 25-57 Play off göremedi
2003-2004 Stan Van Gundy 42-40 Doğu Yarı Finalinde 2-4 Indiana Pacers tarafından elendi
2004-2005 Stan Van Gundy 59-23 Doğu Finalinde 3-4 Detroit Pistons tarafından elendi
2005-2006 Stan Van Gundy (11-10)

Pat Riley (41-20)

52-30 NBA Şampiyonluğu
2006-2007 Pat Riley 44-38 İlk roundda 0-4 Chicago Bulls tarafından elendi
2007-2008 Pat Riley 15-67 Play off göremedi

 

2008-2009 sezonundan itibaren Riley ipleri Spoelstra’ya bıraktı. Spoelstra’nın hocalığa gelmesiyle birlikte Miami’nin seyri şöyle olmuştur:

Sene Baş Antrenör Galibiyet – Mağlubiyet Sezon Başarısı
2008-2009 Erik Spoelstra 43-39 İlk roundda 3-4 Atlanta Hawks tarafından elendi
2009-2010 Erik Spoelstra 47-35 İlk roundda 1-4 Boston Celtics tarafından elendi
2010-2011 Erik Spoelstra 58-24 NBA Finalinde Dallas Mavericks’e 2-4 kaybetti
2011-2012 Erik Spoelstra 46-20 NBA Şampiyonluğu
2012-2013 Erik Spoelstra 66-16 NBA Şampiyonluğu
2013-2014 Erik Spoelstra 54-28 NBA Finalinde San Antonio Spurs’e 1-4 kaybetti
2014-2015 Erik Spoelstra 37-45 Play off göremedi
2015-2016 Erik Spoelstra 48-34 Doğu Yarı Finalinde 3-4 Toronto Raptors tarafından elendi
2016-2017 Erik Spoelstra 41-41 Play off göremedi

 

Bir dakika şu tabloya bakın arkadaşlar. Sakin olun…

Bu bebek yüzlü adamın 11 sene yardımcı hocalığı ve 9 sene başantrenörlüğü var. Yani ömrünün 20 yılını bizzat bu camiaya verdiğini bir kez daha düşünün. Sonra da günümüzde kaç hocanın ömrünün son 20 yılında aynı camiada olduğunu bulmak için zaman harcayın. Pop’dan başka kimseyi göremeyeceksiniz. Sloan’ın başına gelenleri hatırladığımızda listede sadece Pop kalıyor.

Dokuz yılda toplam 722 maç oynamış, 440 galibiyet ve 282 mağlubiyet alarak %60.9 luk galibiyet yüzdesi yakalamış bir adamdan bahsediyorsanız saygıyla ceketinizi iliklemeniz gerekiyor. LeBron filan diyenler olacak ama bu seneki kadroyla bile yüzde elli yakalamış bir hocaysa söz konusu olan, belki biraz daha düşünmeli…

Yüzde 60lık galibiyet yüzdesi bir hoca için gerçekten muhteşem bir oran. Son yılların flaş adamı Brad Stevens için bu oranın yaklaşık yüzde 50, Doc Rivers için yüzde 66 olduğunu düşünürseniz…

Spoelstra göreve geldiğinde pek de hoş bir tabloyla karşılaşmadı. 15-67 ile aldığı takımı ilk senesinde 43-39’a ulaştırarak play offlara sokma başarısını gösterdi. Sonraki yılda ise 47 galibiyete tırmanan takım için asıl büyük adım “The Decision” ile oldu.

 

3 As Dönemi

2010-2011 dönemi yakın zamanın en büyük değişimlerinden birine sahne olmuştur. Mümkün mertebe gücün takımlar arasındaki dengeyi çok değiştirmeyecek şekilde el değiştirmesini isteyen NBA Yönetiminin de bakışları altında NBA’in en büyük ismi LeBron James’in Cleveland’dan Miamiye geçişi “The Decision” süreci tam bu dönemde yaşandı. Cavs’de mi kalacak yoksa Miami’ye mi gidecek derken “Karar”ın açıklanması ile doğuda hatta tüm NBA’de kartlar yeniden karıldı. Wade, Bosh ve LeBron’un troykasına Arroyo, Ilgauskas, Chalmers, Magloire, Juwan Howard, Bibby, Mike Miller, Haslem gibi yan parçalar da destek veriyordu. 58-24lük normal sezonun ardından play offlarda finale kadar yükselen takım finalde Dallas’a 4-2 boyun eğmişti.

2011-12 sezonunda Shane Battier, Joel Anthony, Norris Cole, Turiaf gibi oyuncuların katıldığı kadro normal sezonu zorlanmadan geçmiş ve Oklahoma’yı 4-1 yenerek 3lünün bir arada kazandığı ilk NBA şampiyonluğunu yaşamıştı.

 

 

Bu şampiyonluk sonraki sene de yinelenmiş ve artık gözler peş peşe 3 şampiyonluk elde edip edemeyeceklerine odaklanmıştı. Phil Jackson Chicago’su ya da Lakers’ının yaptığı gibi bir üçlemeyi Miami yapabilir miydi? Lebron oradaydı ve sağlamdı, sakatlıklarla boğuşmuyordu. Wade ve tüm diğerleri ile kağıt üzerinde bu fevkalade mümkündü. Ancak 2013-14 sezonunda San Antonio Spurs “farklı” ve yeni bir basketbol ile Cavs’i sürklase etti. Bu büyük bir hayal kırıklığı olmuştu. Rashad Lewis, Shane Battier, Michael Beasley, Greg Oden, Ray Allen derken bu kadronun şampiyon olamamasının faturası tabii ki iki yıl önce Dallas’a kaybedilen maçtan sonra olduğu gibi Spoelstra’ya çıkacaktı. Ama Spoelstra bu dönemi de görevi kaybetmeden geçti.

 

Spo Bu Sene Ne Yaptı

Bu kaç yaşında olduğunu anlamamızın mümkün olmadığı adam (evet hala 30 başlarında duruyor ve 46sında) geçen senenin ardından bu sene de Bosh sorunuyla uğraştı. Bosh’un bir süredir kan pıhtılaşması gibi bir sorunu var ve bunun herhangi bir zamanda olabilmesi mümkün. Sporcu sağlığını göz önüne alan NBA Yönetimi oyuncunun basketbol oynamasının önüne bir süre önce bazı şartlar getirdi. Bu nedenle oynaması mümkün olamayan Bosh’un sahalara dönebilmek için çırpındığını biliyoruz. Diğer yandan sözleşmesi ise devam ediyor. Yaklaşık 23-24 milyon dolar tutan bir sözleşmeden bahsediyorsanız eğer ilk düşüneceğiniz şey “bu parayla hangi oyuncular takıma getirilebilirdi?” olur. Bu para bir başka oyuncu ya da oyuncularla değerlendirilmemiş olduğundan takımın aslında 63 milyon dolar civarındaki bir toplam yıllık sözleşme büyüklüğü ile Utah’dan bile düşük bir mali yüke sahip olduğu ortaya çıkar. (Utah oyuncularının değeri 80 milyon dolar civarında).

Bu sene itibarıyla Miami Heat’in efsane (!) kadrosu şöyleydi:

Oyuncu Oyuncu Oyuncu
Luke Babbit (1,227 M$) Chris Bosh (23,741 M$) Rodney McGruder  (0,543 M$)
Goran Dragic (15,891 M$) Wayne Ellington (6,000 M$) Okaro White (0,31 M$)
Hassan Whiteside (22,116 M$) Udonis Haslem (4,000 M$) Josh Richardson (0,874 M$)
James Johnson (4,000 M$) Tyler Johnson (5,628 M$) Dion Waiters (2,898 M$)
Josh McRoberts (5,782 M$) Willie Reed (0,874 M$) Justise Winslow (2,593 M$)

 

Baş Antrenör: Erik Spoelstra

Yardımcı Antrenör: Juwan Howard, Dan Craig

Oyuncu Yetiştirilmesinden Sorumlu Yardımcı Antrenör: Chris Quinn, Octavio De La Grana

Peki bu kadroyla takım bu sene hangi başarı ya da başarısızlığı yakaladı?

İlk 41 maçta 11-30 luk son derece fena bir sonuç alan Miami, sonraki 41 maçta kum saatini tam tersine çevirerek 30-11 yapmış ve sezonu 41-41 ile %50lik galibiyet yüzdesiyle sonlandırmayı başarmıştır. Bu ikinci kısımdaki muhteşem başarı ile (ligin ikinci yarısında bu başarıyı gösterebilen 3 takım var ikisi batıdaki GSW ve SAS) Spoelstra’nın adı yılın hocası adayları listesine girmiştir. Bu listede kimler vardı derseniz:

1-Brad Stevens, (Boston Celtics 53-29 Doğu 1.si)

2-Mike D’Antoni, (Houston Rockets 55-27 Batı 3.sü)

3-Scott Brooks, (Washington Wizards 49-33 Doğu 4.sü)

4- Greg Popovich, (San Antonio Spurs 61-21 Batı 2.si)

Listeye şöyle bir yakından bakarsanız SAS’ın uzun yıllardır devam eden teknik heyeti ve oyuncu kadrosundaki ufak revizyonlarla bu sene de büyük başarı sağladığını görürsünüz. Son All Star’da sadece 1 oyuncusu olmasına karşın LMA ve çok iyi yan parçaların varlığını hatırlatmak gerekir.

 

Mike D’Antoni’nin Houston’ı gerçek anlamda uçurduğu senenin sonunda kadroya bakınca her şeyi yapan MVP adaylarından James Harden’ın kariyer sezonu geçirdiğini görüyorsunuz.

Stevens’ın, Boston’u limitlerinde oynattığı senenin sonunda listesinde bir all star oyuncusunun varlığını görüyoruz. Al Horford gibi değerli oyuncuların olduğu listede başarının sahibinin hoca olduğuna hiç kuşku yok.

Scott Brooks’un Gortat, Wall ve Beal ile kazandığı müthiş başarı da kayda değer harika bir iş.

 

İçlerinde en düşük kazanma istatistiğine sahip adayın Spoelstra olduğu sanırım kolayca görünüyor. Kaldı ki şu ana kadar %50 lik kazanma yüzdesiyle bu ödülü alabilen iki kişi olmuş (99-2000 senesinde Orlando Magic’in hocası Doc Rivers ve 1978’de Hubie Brown) ki bu da ihtimali düşürdükçe düşürüyor.

Spo’nun yılın koçu ünvanını alıp almaması yapılan işi gölgeleyemez elbette. Derin bir nefes alarak yukarıdaki kadroyu lütfen tekrar tekrar okuyun. Bir tek all star oyuncusu olmadığı gibi büyük takımların tüm kadrodan sadece birkaç oyuncuyu isteyebileceği kadar düz bir oyuncu grubu var elimizde. Bu kadro ligi neredeyse 8. bitirecekken son maçla bu pozisyonu Chicago Bulls’a kaptırarak play off dışında kaldı. Chicago takımında kimler vardı dersek sanırım Rondo, Butler ve Wade yeterli olacaktır. İşte bu dünyalar ödenen kadro ancak son maçta Miami’nin üstünde ligi kapatabildi (aynı 41-41 ile).

 

Bu seneki yüzde elli başarının değeri aslında çok büyük. İlk yarının 11-30undan sonra sanki sihirli bir şeyler olmuş takıma ve sonuçta ikinci yarıda 30-11’e dönmüş işler. Her başarıda olduğu gibi “takım olarak kenetlendik, ayağa kalkmasını bildik, sahip olduğumuz potansiyeli sahaya yansıttık” türünden eldeki mevcut klişeleri sabaha kadar okuyabilirsek de sanki arkada başkaca şeyler değişmiş gibi. Daha derinlere sondaj yaptığımızda sanırım şöyle şeyler ortaya çıkıyor:

Miami her ne kadar play offlara kalmayı başaramamışsa da defansif verimlilikte 5. sırada yer alıyorlar. Bu da onları ciddi bir defans takımı yapıyor. Takımın sorunu daha ziyade sayı atmak ve bu yüzden ofansif skalada kendine ancak 17. sırada yer bulabilmiş Miami. Eldeki mevcuda bakınca bu çok da mantıksız sayılmayacaktır.

Ligin iki yarısı arasındaki farkın en bariz görüldüğü nokta dış atışlardır. Ligin ilk 41 maçında yüzde 33’le hücum eden takımın ikinci yarıda üçlük gerisinden yüzde 42ye çıkmış olması çok ciddi bir gelişme. Aşağıdaki top dolaşımını izlerken SAS hücumu izlediğimizi düşünmemek olanaksız.

 

 

Takımın 5 oyuncusunun en az 4’ünün dış atış potansiyeli taşıması esasına dayanan Spo’nun bu yılki felsefesi, çok hızlı, güce dayanan vs değil ama rakibin adamlarını dışarıya çok fazla çekerek içeriye kolay koridorlar veya üçlük atışlar bulmak üzerine kurulu. Bu felsefe LeBron, Bosh ve Wadeile harika sonuçlar verdi ama hala işe yarar mı diye düşünenleri Spo bu sene de mahcup etmeyi başarmıştır.

2015-16 kadrosunda Bosh’un 19.1, Wade’in 19.0, Joe Johnson’ın 13.4, Luol Deng’in 12.3 ve Gerald Green’in 8,9 sayısı vardı. Ortalama 72,7 sayı eder bu. Bu sene geçen senenin skorerlerinden sadece Whiteside ve Dragic kadroda. Yani geçen seneki maçların 72 sayısını atan adamlar yok ve Spo bunlar yerine alternatifler bulmak zorundaydı. Wade, Bosh, Deng, Johnson sıradan adamlar mı? Whiteside ve Dragic dışında elle tutulur bir adamı göremediğimiz ekipte Spo’nun parlattığı adamlar birer birer görünür hale geldiler. GSW’yi yıkan basketle hatırladığımız Dion Waiters bunlardan ilk akla geleni. Normal sezonun son 9 maçında özellikle savunmasıyla dikkat çekmesi önemli bir ayrıntı.

 

 

Spo bu seneki hücum yükünü Dragic, Whiteside, Waiters, Tyler Johnson, James Johnson, Justise Winslow, Wayne Ellington ve Josh Richardson’a yükledi. Muhtemelen GSW’nin ve Cavs’in benchindeki adamların isimlerini bile daha iyi biliyoruz…

Dragic 20.3, Whiteside 17.0, Waiters 15.3, Tyler Johnson 13.7 sayıyla oynadı bu sene. Waiters’ın ardından Babbit ile ilgili de birkaç şey demeliyiz. Babbit hem %40’ın üzerinde üçlük atarak hem de rakip oyunculara yaptığı savunma ile takdir toplamıştır. Önceki takımlarda yapamadığı çıkışı burada yapmasında birinci rol şüphesiz ki Spoelstra’ya ait. İyi bir oyuncu derken zorlanacağınız bir adamı belki bir as oyuncuya dönüştürmüyorsunuz (bunda doğuştan gelen yetenek vb çok parametre var) ama onu bir görev adamına dönüştürüp oyununa güvenilir bir oyuncu haline dönüştürüyorsanız hocalığınız konusunda pek bir şey denemez.

Waiters ve Babbit dışında çıkardığı Johnson&Johnson, Winslow ve Ellington ile de Spo saygıyı fazlasıyla hak etmektedir.

 

Spoelstra Üzerine Düşünceler

Video Koordinatörü olarak başlayıp peşinden scout, ardından yardımcı hoca ve sonunda başantrenörlük… İşin mutfağından gelmek heralde bu. Ama bunlar hoca olmayı sağlasa da kalmak için yeterli değil. Başka özelliklerin olması ve bunların son derece güçlü olması lazım. Riley ile çalışan bir adamdan bahsediyorsak eğer, şunu biliyoruz ki o çalışan işinin ehli olmalı. Riley için çalışan adamın işini “Riley gibi” yapması lazım. Pat çok güçlü bir karakter ve “kendisi gibi adamlarla çalışacak”, ancak bu şekilde çalışan adamların işlerine sempatiyle bakabilecek bir adam. Tam da bu yüzden Spoelstra’nın çalışma şeklinin Pat’inkine benzemesi asla tesadüf değil. Riley’nin aşağıdaki videoda da bahsedildiği gibi Spoelstra’nın çalışma şeklini tasvip ediyor olması ve kendisinin zamanında Magic’le olan diyaloğuyla Spo-Wade iletişimini benzetmesi de bunların adeta tekrarı.

 

 

Spo’nun Almanya’dayken kazandığı hocalık tecrübesi ve oyuncularla bire bir çalışmasının faydalarını sonraki dönemde gördüğü söylenebilir. Oyuncularla olan iletişiminin ne kadar yakın olduğunu ve uyandırdığı saygıyı Stan Van Gundy ve pek çok dönemi tecrübe etmiş kişi söylemekte. Bu hadisenin zirvesi ise Wade örneği. Yardımcı hoca iken Wade ile çalışmaya başladığında onun şuta kalkışındaki dengesizliği fark eden Spoelstra günlerce oyuncuyla beraber bu eksikliği gidermek için çalışır. Öyle ki Wade ile beraber çalışmaları tatil zamanlarında da sürer. Pat Riley buna defalarca şahit olur ve tabii ki bu durum “fazlasıyla hoşuna gider”. Miami’nin ileride hocası olacak bu bebek yüzlü genç adamın bir oyuncuyla iş dışında bile takımın yararına olacak şekilde çalışıyor olması gibi bir “detayı” Pat’in unutması ihtimal dahilinde bile değildir. Buradaki nüans yaşlı kurtun kendisi gibi biriyle çalıtığını fark etmesi ve onu kendi yerine “hazırlamasıdır”. Spoelstra’yı video işlerinden rakip takım analizlerine terfi ettirdiğinde ise Spo bir şok yaşar. Görevden çıkmayı bile düşünür ama günün sonunda telkinlerle bu şoku atlatır ve nasıl en iyisini yapabileceğine odaklanır. Bu işi o kadar iyi yapar ki “3 kişilik” rakip analiz işini tek başına yaparak kitap kalınlığında rakip takım raporlarıyla Pat’in saygısını kazanır. “Aklımıza gelmeyen soruları raporlarda sorup yanıtları da beraberinde veriyordu ve bu işin adamıydı” gibi sözleri Patrondan duymak çok zor…

 

Benzer hadise scoutluktan yardımcı hocalığa geçişte de tekrarlanır. Spoelstra’da “acaba yeni işimde eskisindeki kadar başarılı olur muyum” kaygısını iki örnekte de görüyoruz. Bu yetersizlik kaygısı gibi görünse de aslında mükemmelci bir karakterin hezeyanı. Riley yerinde kim olsa bu görevi ona takdim ederdi çünkü elindeki her şeyi, varını yoğunu başarılı olmak için harcayacak ve illa ki işi kıvıracak bir adam Spoelstra. Bu adamı yükseltmeyeceksiniz de kimi yükselteceksiniz…

 

Riley’nin güven duygusu ve çalışma şekli hadisesi o kadar önemli ki Stan Van Gundy’nin gönderilmesi ve takımı kendisi devralması hadisesinde bunu yakınen gördük. Olana bitene hakim olmak, kontrolü sürekli olarak elinde tutmak ve sorun belli bir noktayı aştığında müdahil olmak Patron’un Miamideki rolünü özetliyor. Yazdıklarımızın ışığında Van Gundy’nin gönderilmesi ve şampiyonlukla başlayan süreçte takımın yaşadığı son düşüşten sonra Pat’in görevi Spo’ya devretmesi o kadar doğal ki…

 

Yine de hep vurguladık ya hoca kalmak diye işte o ikinci kelime çok kritik. Spo kendi ağzından 4 kez kovulabileceğini ifade eder:

  1. Birincisi ilk iki senesinde play offlarda bir varlık gösteremediğinden üç büyük BIG 3’nin bir araya getirilmesinin ardından daha deneyimli bir hocayla devam etmek istenebileceğidir. Bu kadar genç birinin LeBron, Bosh ve Wade üçlüsünü yönetemeyebileceği düşüncesi bile aslında buna yeterdi ama Riley Spo ile çalışmaktan yana tercihini kullanır
  2. İkincisi birincisini takip eden haftalarda yaşanır. Büyük üçlü ile 9-8 galibiyet mağlubiyet istatistikleri yakalandığında ve büyük isimlerin şikayetleri basına sızdığında Riley’nin Van Gundy örneğinde olduğu gibi tekrar hocalığa geçeceği konuşulsa da Pat Spo’ya arka çıkar ve sonraki günlerde alınan galibiyetlerle muhalif sesler susar. Pat yine doğru kararı vermiştir.
  3. Üçüncüsü aynı yıl oynanan NBA finalinde 2-1 öndeyken peşpeşe kaybettiği üç maçla Dallas Mavericks’e kupayı elleriyle vermeleridir. Büyük bir şoktur yaşanan. Ama Pat Riley yine doğru olanı yapar ve sonraki iki sene boyunca şampiyonluklar gelir.
  4. Dördüncü sefer ise üst üste 3. şampiyonluk gelecek diye bakılırken 4-1 San Antonio galibiyetiyle biten sezondur ve ardından LeBron Cavs’e gider. Ne takım şampiyon olabilmiştir ne de LeBron elde tutulabilmiştir. Hocayı göndermek isteyen bir kesim taraftar seslerini yükseltmektedir ama Riley Spoelstra’yı yine göndermez.

 

Başarısızlık durumunda dünyanın hemen her yerinde ilk kapının önüne koyulan hocadır. LeBron gibi bir oyuncunun gidişi ise gerçekten hangi takım bunu yaşarsa yaşasın büyük bir depremdir ve LeBronla birlikte takımdan gitmek isteyen adamların da olduğunu düşününce artçı şokları olan bir depremdir aynı zamanda. LeBron’un gidişinin ardından yaz liginde Spoelstra omzunda bir el hisseder. Kafayı kaldırdığında karşısında Phil Jackson’ı görür. “Artık yeniden hocalık yapacaksın” diyen Jackson’ın sözleri çok şey söylemektedir. LeBronla maç kazanmak kolay diyenlere cevap vermek aslında yersiz. LeBron’un koşu yollarını bulabilmesi için sabahlara kadar kafa patlatan ve her seti, her perdeyi her atağı bu oyunculara göre ayarlayan da aslında Spo’dan başkası değildi. LeBrondan sonra Bosh ve Wade ile yemek yerken onlara artık daha fazla serbesti vereceğini söylemesi de bu bakımdan son derece akılcı ve doğruydu.

 

Hem Riley’den hem de LeBron’dan sonraki dönemde bir şekilde işleri yoluna koyabildi Spoelstra. Bu dönemleri layıkıyla geçen ve oyuncuların kendisine duyduğu saygıyı ve sevgiyi hep yüksekte tutmayı başarabilen Spoelstra’nın yaptığı işi küçümseyenlerin gerçeklere uzak olduğunu düşünmemiz için çok nedenimiz var. Riley’nin oyuncağı denen, Riley’nin takımı uzaktan yönetmesinin aracı olarak dillendirilen ve hak ettiği saygıyı göstermedikleri bu adam NBA için aslında çok değerli bir figür. Daha bu yaşında ulaştığı başarılar sadece gıptayla bakılacak türden. İşler arap saçı olup da finallerde Miami gidici dendiği sırada takımı kısaltıp Battier ve Bosh’un büyük katkılarıyla aldığı şampiyonluk ya da şampiyonluk senelerindeki Miami defansının kurgu mükemmeliğinin hafızamızdan silinmediğini söylemeliyiz. Maçı birisi alabilir ama şampiyonluğu bir oyuncuya bağlayanlar rasyonaliteye yaklaşmayacak, Sezar’ın hakkını Sezar’a vermeyecekler mi hala…

 

Artık takımdan gitmeyip sembol isim olarak emekli olacağına inanılan Wade de takımda yok ve Wade’siz geçen bir yıldan sonra takım buna da alıştı. Buna mukabil önceki yılda daha fazla galibiyet alınmıştı bu sene galibiyet sayısı 41’e düştü diyenler var ve bu duruma sadece gülümsüyoruz. Gelecek sene takımda kimler kalacak ve kimler takıma eklenecek bilemiyoruz ama bildiğimiz bir şey var ki Spoelstra yine defansif tedbirleri sonuna kadar alacak ve şapkadan tavşan çıkarmaya devam edecek.

Spoelstra’nın şampiyonluk alan ilk filipin asıllı Amerikalı vb mevzulara girmek istemiyorum açıkçası. Çünkü hem bu şekilde bir sürü ilki var bu adamın hem de (en önemlisi) şampiyonluk çalışma ile alakalı ve birsürü başka parametresi var. Bu arada adam bebek yüzlü filan dedik ama eğlenceli biri de. Buyrun en kısa basın toplantısına

 

 

Bir de Wade ve diğer oyuncularla kurduğu olağanüstü sıkı ilişkiler asla nadir örnekler değil. Spo Filipinler’de onlarca öğrenciye yazın basketbol dersleri vermiş ve bu tür eğitimleri çokça tekrarlamış bir adam (NBA organizasyonlarının dışında kendi akademisi de var). Gençlerle arası çok iyi. Bir de çok değerli adamlarla çalışıyor ki her büyük başarı büyük ekiple gelir tezini doğruluyoruz bu vesileyle de.

 

Son Söz:

Büyük hocaların birer birer göçüp gittiği ya da NBA’den el ayak çektikleri bir dönemi yaşıyoruz. Çok çok az kaldılar ve bir kaç yıla onlar da veda edecekler. Ama geriye kalan çok sağlam bir kaç isimden birisine bu yazıda yer vermeye çalıştık. Bu adama dikkat etmeye devam edelim. Büyük başarılar yaşadı ama geriye yaşayacakları da var muhtemelen. Miami’den ayrılacak mı ayrılmayacak mı hiçbir fikrimiz yok. Ama şunu biliyoruz her nereye giderse gitsin etrafında ona karşı saygı sevgi duyan oyuncular bulacak. Çünkü bunu yapabilmek biraz da hocanın elindedir ve bunu çok güzel yapıyor bu adam. Kimi hoca büyük oyuncuları yönetmesiyle ün kazandı kimisi ise onlarla çatışıp takımı isimsiz askerlerle iyi yönetmesiyle. Hem LeBron’un hem de isimsiz bir çaylağın basketbolunu ilerletebiliyorsanız bu büyük bir şeydir. Büyük isimleri yönetebilmek için kazanmanız gereken bir saygı vardır ve bunu her gün sıfırdan kazanmanız gerekiyor. Bu adam her oyuncu türüyle başarıya ulaştı. Saygı duyuyoruz. NBA’in beklenen 7 maçlık serisine az kaldı. Tüm basketbol severlere iyi seyirler diliyoruz.

 

Yazar: Utku Köker