Hayatımın en önemli şutunu ve belki de Kansas tarihinin en önemli şutunu soktuktan birkaç ay sonra – 2008 ulusal şampiyonluk maçının son saniyelerinde skoru eşitleyen üçlük – o anın üzerinden çok fazla zaman geçmiş gibi hissediyordum. Temmuz ayıydı ve NBA Draft seçmeleri için New York’taydım. Hayal ettiğiniz kadar tantana yoktu. Yeşil Oda’ya davet edilmemiştim ama ne olursa olsun drafta girmeyi istiyordum. İnsanları etkilemek için güzel giyinmiştim ve ailemle birlikte Madison Square Garden’ın koltuklarında oturuyordum.
 
 
Menajerim draft olan her ismi bana haber veriyordu. Sanırım benim yaşımdaki biri için aldatmacaya inanmamak iyi bir dersti, ama o akşam draftı izlerken, her bir oyuncunun ismi okunduğunda kaygılanıyordum.
 
 
İsmimi duymadan önce otuz üç isim okundu.
 
 
İkinci turun dördüncü draftı olarak Minnesota Timberwolves tarafından seçildiğimde – sonunda Miami’ye takaslanmıştım – ligdeki 29 takıma benim hakkımda yanlış düşündüklerini kanıtlamak zorunda olduğumu hissettim. (Birkaç tanesi hakkımda iki kez yanıldı.) Draft’ın gidişatından dolayı omzumda ağır bir yük hissetmiştim – takımlar draft antrenmanlarında çok daha yukarıdan seçileceğimi söylemişti. Önümde çok fazla adam olduğunu görmek zordu. Hayatım boyunca omzumda her zaman bir yük hissederdim, sanırım kariyerimin başlangıcında da bunu hissettiğimi düşünürsek kulağa mantıklı geliyor.
 
 
Heat ile ilk maçımı hatırlıyorum. Madison Square Garden’daydı. Herkes kendime ne kadar güvendiğimi biliyordu ve daha önceden tanıdığım birini savunacaktım, Jamal Crawford. Büyürken onu izlerdim, ona karşı Seattle bölgesinde oynadım. Büyük bir deneyimdi ve kendimi biraz rahat hissediyordum profesyonel basketbol alışık olduğum bir spordu.
 
 
İlk yılımda çok eğlenmiştim ve ligde bir yerimin olduğunu da öğrendim. Büyük sahneden korkmamam, eşleştiğim adamlarının büyüklüklerini bilmemem anlamına gelmiyordu. Detroit’te oynayan Allen Iverson’a karşı oynamak, LeBron’a karşı oynamak – bunlar mükemmel anılar. Kevin Durant’le ikimiz de genç oyuncularken oynamak da güzeldi. (Ben Kansas’tayken onun Texas takımını 2 kez yendik. Sadece söylüyorum. ) T-Mac ben büyürken en sevdiğim oyunculardan biriydi ve ona karşı oynamalıydım. Çaylak olarak onu sahada sadece izlememeliydim.

 


 
 
Hiç korkmuş gibi değildim. Çaylak sezonumu 10.0 sayı, 4.9 asist ve 2.0 top çalma ortalamalarıyla bitirdim ve 82 maça da ilk 5 çıktım, en çok da bununla gurur duyarım.
 
 
İkinci round’dan seçilen bir adama göre kötü bir çaylak sezonu değil.
 
 
O sezon tatilde, oyunumu Miami’deki koçun istediği role göre şekillendirmeliydim. “Kelepçe” savunmacı olmak için elimden geleni yaptım. Sezonu en iyi defanslardan birine sahip olarak bitirdik. Bundan da çok gurur duyuyorum.
 
 
İkinci sezonuma 82 maça ve play-off serilerine çıkmış bir oyuncu olarak başladım. İşlerin yoluna girdiğini hissediyordum. Draft akşamı hissettiğim acı azalıyordu.
 
 
Her şey çok da iyi değildi aslında. Alışık olduğumdan çok daha fazla kaybettik. Dwyane Wade her zamanki gibi iyiydi ama Shaq gitmişti ve o zamandan beri galibiyet olarak %50’nin üstünde kalmak için çabalıyorduk. Ben liseden beri her zaman kazanan bir takım içerisindeydim ve kaybetmek benim için yeni bir şeydi.
 
 
Sonra, sezonun ortalarına doğru, sol baş parmağımdaki bağlar koptu. Sadece bir ay sahalardan uzak kalacaktım ancak bu sakatlığın işleri ne kadar değiştirdiğini fark etmemi sağladı. Bu kariyerimin ne kadar kırılgan olduğuna dair bir hatırlatmaydı.
 
 
O sezondan sonra, LeBron ve Bosh Miami’ye geldi, herhalde hepiniz hatırlıyorsunuzdur.
 
 
Herkes Mavericks’e karşı oynadığımız NBA finalini hatırlar – biz o seriyi kazanmalıydık. Biz daha iyi bir takımdık. Finallerde, sahada sahip olduğun her şeyi vermek istersin. En son bu kadar ateşli ve keyifli bir atmosferde oynadığımda, Jayhawks forması giyiyordum. O gece ışığa doğru kazananlar olarak çıkmıştık. Ama gerçek şu ki bunu her zaman yapamazsın. O finalleri LeBron ve Wade’e rağmen kaybetmek üstümde bir etki bırakmıştı. Bu benim için motive edici bir şeydi ve ilerlerken bu motivasyonun her bir damlasını kullanmalıydım.

 


 
 
Devam eden yıllarda, bir dünya şampiyonluğuna katkıda bulunan biri olmanın nasıl bir his olduğunu tecrübe ettim. Sadece maçların nasıl kazanıldığını değil, ayrıca bitmeye yaklaşan kazanma kültürümü nasıl devam ettireceğimi öğrendim. Dwyane Wade ve LeBron James gibi daha önceden NBA finali görmüş adamlarla oynarken “Onun yüzünden kaybettik” denen adam olmak istemezsin. Bu iki adam beni kardeşleri olarak gördü, sürekli onları bana bağırırken gördünüz, bu kardeş sevgisiydi.( Ayrıca gerçekten bağırıyorlardı! )
 
 
Bu ilk yıllar bana NBA’de başarının sırrının büyük bir kısmının doğru zamanda doğru yerde olmak olduğunu öğretti. 2015 Kasımında Memphis’e takas olduktan sonra orada 6. adam olarak, oyunu takıma istediğim gibi oynatma özgürlüğümün olmasını seviyordum. Benim için benchten gelmenin geriye giden bir adım olduğunu düşünebilirsiniz ama Grizzlies’ın ikinci beşiyle oyunum şekillendi. Vince Carter’ı, Mike Conley’i, Zach Randolph’u ve Marc Gasol’u izlemekten çok şey kaptım. Onlar da benim tecrübeme saygı duyuyordu. Miami’de kazandığım şampiyonluklar hakkında sorular sordular, nasıl hissettiğimi öğrenmek istediler. Hatta şampiyonluk yüzüklerime bile bakmak istediler.
 
 
Memphis’teki üçüncü maçımda Oklahoma’ya 29 sayı attım ve Russel Westbrook’la başa baş gittim.
Ondan sonra, 9 Mart 2016’da aşil tendonum yırtıldı. Kobe gibi adamların bu sakatlıktan kurtulup kariyerlerine devam ettiklerini biliyordum. O yapabiliyorsa ben de yapabilirdim, kendimden şüphem yoktu.
 
 
Ama iyileşme sürecinin başında her şey yavaş ilerliyordu.

 

sb5_6235a
 
 
Hiçbir şey yapamıyordum ve yapmamalıydım. Araba kullanamıyordum, yürüyemiyordum. Yanımda tuttuğum küçük bir scooterım vardı. Annem, babam ya da ablam Roneka – kısacası etrafımdaki herkes – nereye gitmem gerekirse götürdüler. Narcos’u delice izleyip bitirdikten sonra, elimdeki vaktin tamamını aşil tendonu hakkında bir şeyler öğrenmeye harcıyordum – onu nasıl yırttığımı ve iyileştirmek için ne yapmam gerektiğini. Sadece çok fazla araştırma yapıp bunu kendim bulmak istedim. O zamanlar, karşımda neyle karşı karşıya olduğumu bilmiyordum. Kendimi bilmek, güzel bir şeydi.
 
 
Bir kez daha oynamaya başladığımda, hızımı geri kazanmak üzerine odaklandım. Sakatlığımdan sonra eksikliğini hissettiğim ilk şey o oldu – o ve zıplama kabiliyetim. Sadece eski formuma kavuşmak istedim ve hız benim oyunumun büyük bir parçası olmuştur. Rehabilitasyon süreci çok yoğun geçti. İlerleme acı verici şekilde yavaştı. Hiçbir şey kendiliğinden iyileşmiyordu, yeniden nasıl koşacağımı ve nasıl duracağımı öğrenmeliydim. Seneye şova devam edeceğim hakkında kendime güveniyorum.
 
 
Geçen bahar ameliyatımdan sonra tam 5 ay basketbol oynamam ve herhangi bir çalışma yapmam yasaktı. Bu açık ara farkla basketboldan uzak kaldığım en uzun süreydi ama bu süre içinde daha ölmediğimi fark ettim. Finallere geri dönmek istiyordum. Oraya ulaşmak için nasıl oynaman gerektiğini öğrenince, başka türlü oynayamıyorsun.

 

Sırada ne var?

 

Geri dönüşüm için hazırlanın, yakında görüşmek üzere.

 

MARIO CHALMERS | THE PLAYERS’ TRIBUNE

Yazar: Oğuzhan Akpınar