Doc Rivers basın açıklaması yapıyor.

Heraklaitos “Aynı nehirde iki defa yıkanmaz” sözünü milattan önce kullandığı günden günümüze kadar çok ciddi tartışmaları beraberinde getirmiştir. “Hayatımız gerçekten her an değişim içinde midir?” sorusu bu tartışmaların temelini oluşturan soru olmuştur. Yani değişim yaşamın kaçınılmaz bir parçası mıdır? Bizde bu soruları basketbola uyarlayarak ve daha özel bir hale sokarak inceleme kararı aldık. “Medya 70 yıllık süreçte basketbolun değişiminde ne kadar rol almıştır?

 

1947’de NBA ilk kurulduğunda 11 tane takımla yola başladı. Tabi dönemin şartları, teknolojinin yetersizliği ve çok küçük bir pazar olması döneme dair elimizde çok az veri bulunmasının sebepleri. Ki şöyle düşünün 1962’ye geldiğimizde bir maçta en çok sayı atan oyuncu olan Wilt Chamberlain’in 100 sayı attığı maçın görüntüleri elimizde bulunmamakta. Basketbola ilgi takımların bulunduğu şehirlerle sınırlı kalmıştı neredeyse. Ve çoğumuz bugün bunlardan mahrum kalmış durumdayız.

 

Fakat zaman çok farklı bir olgu. Ve bize ne getireceğini önceden kestirmek hayli güç. 70’li yıllardan itibaren öyle süratli bir gelişim yaşandı ki teknolojik alanda. Başta bilgisayar olmak üzere kamera, televizyon ve fotoğraf makinasının geliştirilmesi artık istediğimiz hemen hemen her şeye bir tık uzakta yaşıyoruz.
Yukarıda bahsettiklerimiz teknolojinin nasıl geliştiği yönünde. Peki basketbol bundan ne zaman faydalanmaya başladı?

 

Sezon başlmadan önce Medya Günleri ile takımlar tanıtılıyor.

 

1992 yılına kadar NBA sadece ABD’de izlenir çok az diğer ülkelerde takip edilirdi. Fakat ABD’nin 1992 Barcelona Olimpiyatları’na profesyonel oyuncuları gönderme kararı ile beraber bir anda çok büyük bir patlama gerçekleştirdi. Sovyetler Birliği’nin, Yugoslavya’nın ve Çekoslovakya’nın dağılmasıyla beraber biten Soğuk Savaş. Sonrasında insanların daha çok eğlence ve tüketmeye yönelik yaşam şekline bürünmesi sporun da bundan nasiplenmesini sağladı. Dediğim gibi 1992’den sonra NBA ile ilgili hem bizim ülkemizde hem dünyanın tamamında maçların yayınlanmaya başlaması, bununla ilgili spor programlarının yapılması, dergiler, gazeteler, internet siteleri ve daha birçok şey bu pazarın gittikçe büyümesini sağladı.

 

Michael Jordan, Magic Johnson, Larry Bird, Kobe Bryant, LeBron James izleyen çocuklar bugün onları kendilerine idol olarak alıp onların izinden gitmeyi hayal ediyor. Onlardan ilham alıyor. Basketbolcuların yaptıkları antrenmanlar bir kenara evden çıktıkları andan itibaren eve girdikleri ana kadar hatta evin içinde bile davranışları cam ekrandan izleyici ile buluşturulmaya çalışılıyor. Bu da beraberinde bir çok farklı meslek alanını basketbolun içine sokuyor. Menajerler, yaşam koçları, psikologlar vs.

 

Saha içinde maç anında, öncesinde ve sonunda röportajlar yapılıyor.

 

Medya o kadar büyük bir pazar haline getirdi ki bu alanı ve o kadar iç içe ki MVP ödülü gibi belki de kişisel olarak bir oyuncunun alabileceği en büyük ödülü medya mensupları kendi oy birliği ile seçmekte. Başka bir örnek verecek olursak medya ile ilgili o kadar çok insana ulaştırıyor ki bu oyunu milyonlarca insan “Bu oyunu daha çok nasıl geliştirebilirim?” fikrini kendi zihninde tartıyor ve yine aynı medya bu insanlara ulaşabiliyor.

 

En başta da dediğimiz gibi “Değişim yaşamın kaçınılmaz bir parçası mıdır?” sorusuna belki felsefik olarak tüm yaşam için tartışmadık fakat medyanın basketbolu her geçen gün değiştiren en büyük faktör olduğunu ve bunda direkt etki gösterdiğini biliyoruz. Bugün basketbol on sene öncesine göre belki iki belki üç kat daha hızlı. Çoğu zaman izlerken bile yorulabiliyoruz. Bu değişim eminim hepimize keyif veriyordur. Genel anlamda medya için Dan Brown’ın Melekler ve Şeytanlar kitabında “Medya anarşinin sağ koludur” fikrini benimsesem de basketbolda önemli bir işe yaradığını söyleyebilirim. Siz de bu oyundan keyif almaya devam edin. Sağlıcakla.

 

Yazar: Ömer Akın