14012041_10205778424453770_113017719_n

 

Hepimizin hayatının belli dönemlerinde kırılma noktaları olmuştur. Bazen âşık oluruz bazen sürüklenir kayboluruz ve bazen de hiç beklemediğimiz anlarda bir yakınımızın ölümü ile sarsılıp hayatımızı değiştiririz. Nihayetinde geçmişi bırakıp gelecek için önemli kararlar vermemiz gerekir. Peki, bu değişim sadece insanlar için mi geçerlidir? Sadece insanlar mı hayatın akışından faydalanır? Yoksa insanlara bağımlı faktörler de bu değişimi yaşamak isterler mi?

 

d42-9

 

Basketbol bu konuda çok önemli bir yere sahip. İlk kez 1936 Berlin Olimpiyatlarında takvime girdi. Amatör sporcularla tenis kortlarında oynanan maçların sonunda altın madalyayı ABD Milli Takımı oyuncuları boynuna taktı. 1940 ve 1944 olimpiyatları 2. Dünya Savaşından dolayı iptal edildi. Ardından 1948’de Londra’da düzenlenen olimpiyatlarda kapalı spor salonlarında oynanmaya başlanan basketbol disiplininde ABD Milli Takımı tek bir maç dahi kaybetmeden zafere ulaştı. Takip eden 5 olimpiyatı da kazanan Amerikalılar ilk başlarda NBA oyuncuları ile burada temsil olunurken zamanla kolej liginden oyuncuları turnuvaya göndermeye başlamıştı.

 

1972_3_t1yvkwet_p5mkmwiw

 

1972 olimpiyatlarında çok zor şartlarda Münih’te oynanan final maçında bazı düzenbazlıkların da konuşulduğu finali o dönemki adı ile SSCB kazandı.. Bunun üzerine finalde yenilen Amerikalı oyuncular seremoniye çıkmayı reddederek gümüş madalyayı almayı reddetti. Siyasi sebepler ve soğuk savaş canımız olan sporu da çok zor şartlar altında bırakmakla kalmamış oyuncuların spor ruhundan ayrılarak milliyetçilik duygularını da ön plana çıkarmalarına sebep olmuş. Nitekim bu görüşümüzü destekleyen bir diğer gelişme sekiz sene sonra Moskova’da yaşandı ve ABD olimpiyatları boykot etme kararı aldı. ABD ve SSCB sonrası olimpiyatlarda altın madalya kazanan üçüncü takım olma unvanını dönemdeki adıyla Yugoslavya elde etti. ABD’nin boykot kararına cevap gecikmedi ve SSCB 1984 Los Angeles olimpiyatlarını boykot etme kararına vardı. SSCB’nin bu kararı verdiği olimpiyatları ABD finalde İspanya’yı yenerek kazandı.

 

 

İkinci Dünya Savaşı, Soğuk Savaş derken tarihler 1991’i gösterdiğinde Gorbaçov’un istifası ve Birliği oluşturan milletlerin bağımsızlığını ilan etmesiyle SSCB dağılmış oldu. Dünya’nın bu değişime her alanda olduğu gibi sporda da bir cevabı oldu. ABD’nin karşısında duran en büyük güç konumundaki ülke dağılmıştı. Hâkimiyet kurmak zor olmayacaktı. 1989 senesinde FIBA başkanı Borislav Stankovic’in NBA yıldızlarının olimpiyatlarda oynayabileceğine izin vermesi de ABD’nin bu gövde gösterisi için bir fırsatı oldu. 1992 Barselona’da düzenlenecek olimpiyatlara tarihin gelmiş geçmiş en iyi oyuncusu olarak kabul edilen Michael Jordan önderliğinde bir Dream Team ile gelme kararı aldılar. 1997’de açıklanan NBA’in gelmiş geçmiş en iyi 50 oyuncusundan Michael Jordan, Magic Johnson, Larry Bird, Karl Malone, Charles Barkley, Clyde Draxler, Patrick Ewing, Scottie Pippen, David Robinson ve John Stockton’ı barındıran bir kadro kuruldu. Bu takımı durdurmayı düşünmek bir yana sahada rakip olunsa yedek bekleyip izlemek ister çoğu sporcu. Bu kadronun asıl anlamı ise şuydu. NBA artık uluslar arası alanda da basketbola hüküm sürecek. Jordan’ın lige gelişinden sonra para ve reklâm konusunda iyiden iyi dünya piyasasına girmeye çalışan bu yapı artık hegemonyasını alenen ilan etti. Şampiyonluğa ulaşırken en düşük 32 sayı fark ile maç kazanan bu takım otoriteler tarafından gelmiş geçmiş  en iyi kadro olarak gösteriliyor. Özellikle Michael Jordan’ın dünya piyasasına star olarak sunulması ve bunun karşılığını hakkıyla vermesi tüketim üzerine kurulacak imparatorluğun bir nevi spordaki ayağı olacaktı ki oldu da.

 

 

Takip eden yıllarda 1996 ve 2000 olimpiyatlarını da kurduğu muhteşem kadrolarla kazanan Amerikalılar özgüvenden kaynaklanan rehavet mi desek rakiplerin oyunlarını çözmesinden kaynaklanan sebeplerden mi desek iki turnuva üst üste çok ağır iki tokat ile sarsıldı. 2004 Atina’da önce gruplarda Carlos Arroyo ve Elias Ayuso önderliğinde 92–73 daha sonra da yarı final maçında Manu Ginobili, Luis Scola, Andres Nocioni, Pablo Prigioni’li Arjantin’ 89–81 mağlup oldu ve bronz madalya aldı. Konsantrasyon eksikliğine bağlı bir darbe miydi gerçekten acaba? Çünkü öyle konuşuluyordu. İki sene sonra ise çok daha ciddi bir mağlubiyet yaşandı. 2006 Japonya’da düzenlenen Dünya Şampiyonasına LeBron James, Dwayne Wade, Dwight Howard, Chris Paul, Carmelo Anthony gibi yıldızları ile gelen takım yine bir yarı final maçında bu sefer olimpiyatların doğduğu ülke Yunanistan’a mağlup oluyordu. Ve yine bronz madalyaya mahkûm ediliyordu. Bir zamanları Rüya Takım’ı cidden çöküyor muydu? Özellikle koç Mike Krzyzewski’nin Yunanistan maçı sonrası rakip takımdan Theo Papaloukas ve Dimitris Diamantidis’i kastederek 4 ve 13 numaralı oyuncuları çok iyiydi gibi ironik bir açıklama yapması ciddi eleştiri konusu olmuştu. Ciddiyetsizlik ve küçümseme beraberinde hayal kırıklığı oluşturmuştu. Silkinip ayağa kalkma zamanıydı.

 

 

Bunun için sıradaki turnuvaya yani 2008 Pekin olimpiyatlarına LeBron James, Dwayne Wade, Carmelo Anthony, Chris Paul’ün yanına Kobe Bryant, Jason Kidd, Tayshaun Prince gibi tecrübeli oyuncular eklenerek rehavet oluşması engellenmiş, altın madalya tekrar Amerika’ya götürülmüştür. Takip eden 2010, 2012, 2014 turnuvaları da kayıpsız atlatıldı yıldızlar tarafından. Bugün ise 2016 Rio’da yine eleştirilerin odak noktasındaki takım oldu ABD’nin basketbol takımı. Gruplarda oynadığı Avustralya, Sırbistan ve Fransa maçlarını son anlardaki oyunuyla anca kazanabildi. İşi iyice bireyselliğe yıkmaları özellikle koçun istediği bir şey değil. Fakat dönen paralar ve oyuncuların kendi oyunlarını ve yıldızlarını daha da parlatma isteği takımı ciddi manada zedeliyor. Tökezlediğinde yarı finallerde tökezleyen bir takım olma özelliği taşıyan bir takım hüviyeti taşıyan ABD Milli takımının bugün ne yapacağı ciddi bir merak konusu. Ayrıca kendi dipnotumu düşmek istersem şayet; son yıllarda özellikle laçka bir oyun sergilemeleri ve rakiplerini küçümsemeleri beni Dream Team’den uzaklaştırdı.

 

En son 2008’de sevdim ben onları ya siz?

 

 

 

Yazar: Ömer Akın